“Sana kapat şu sandığı dedim!”
Baş belası salak melek beni nereden bulup geldi? Karanlığıma aldırmadan kapıyı defalarca çalıp durdu. Hatta “Evde kimse yok,” diye bağırdığım halde kapıyı çalmaya devam etti. Aptal!
“Bana karşı bu kadar sert düşünmen üzse de olsun, sorun değil”
“Düşüncelerimi mi duyuyorsun?”
“Ev…”
“Neyse, aptalsın zaten.”
İç çekti melek. Karanlık, tozlu, dağınık bir eve gelmişti. Biraz bu göreve içerlemişti. Çünkü caddenin kalan bütün evleri ışıl ışıl, içleri sıcacıktı. Şen şakrak sofralar vardı ve canlıydı. Ama bu ev ışıksızdı. “Tanrı acaba ne istediğini biliyor mu?” diye sorgulamıştı, bunun cevabını söylemek onun vazifesi değildi. Karşısında kendini her şeyden esirgemiş bir kadın duruyordu. Kanatlarının ışıltısına bile tahammülü yoktu. Birkaç mum yakarak evin aydınlatmasını sağlıyordu. Odası girilecek türden değildi. Yattığı yatak giydiği kıyafetlerden oluşuyordu. Yüzünü her zaman saklıyordu. Daha yüzünü bile doğru dürüst görememişti. Diğer odalarda da pek bir şeyi yoktu. Sadece çok fazla kitabı vardı. Belki de onlarca. Hiçbiri okunmamış gibi duruyordu; bozulmamış, kıvrılmamış ve altı çizilmemiş. Yerden tozlu bir tanesini aldı melek. Üfledi ve bir bulut etrafını sardı. Öksürdü. Elleri kir içindeydi. Kitabı bırakma kararı aldı ve yere attı.
“Kitaplarımı yere atamazsın! Siktir git başımdan!”
Yine öfkelenmişti. Ama gözlerinde hüzün vardı. Kitabı nazikçe yerden aldı tozunu silip, göğsüne bastırdı. Melek ilk kez kadının bir şeye merhamet beslediğini gördü, şaşırdı. Kadın bunu fark etmiş olmalı ki:
“Kitaplar benim dünyam, yaşadığım dünya benim değil.”
Melek yerde duran kitabı eline aldı. Kadın ona bakmıyor, ama izlendiğini biliyordu.
“Nedir sana bunları sevdiren?”
“Yaşamak.”
Meleğin kafası karışmıştı. Bunu söylerken neyi kastettiğini bilmiyordu ama hâlâ bir sabah sebebi varmış gibi hissediyordu.
“Yaşamanın tanımı kesilmiş ağaçlardan oluşan, içinde sözler yazan bir şey olmamalı. Sen insansın, bunu unutuyorsun.”
Kadın kahkaha attı. Ama kahkahadan çok hiddet içeriyordu. Melek sindi, elindeki kitabı sımsıkı tuttu, yere oturdu.
“Sen bilmezsin insanın ne demek olduğunu, bilseydin buraya hiç gelmezdin. Bir sözüm vardır, çok da severim. Vücudumda kazılıdır hatta. Herkesin göremeyeceği bir yere yazdırmıştım. Biz buna dövme deriz siz ne dersiniz beni ilgilendirmez. Başka bir varlık olarak yaratıldım ama insan olmakla lanetlendim.”
Melek şaşırdı. Tanrı, başka bir canlı yaratarak onu insanlaştıramazdı ki bunun mümkünatı yok. Kadın konuşmaya devam etti:
“Aklın karışmasın, ne yazık ki insanım ama insan olmak beni aşıyor. Aslında insan olmaktan nefret ediyorum.”
“Nefret etmediğin bir şey var mı ki?”
Kadın gözlerini meleğe çevirdi. İlk kez gözünün içine bakıyordu. Onda bir şeyler olduğunu fark etti. Yerinden doğruldu, kadın irkildi. İki adım geriledikten sonra kitaplara takılıp düşecekti ki melek onu bileğinden yakaladı. O anda anladı. Elleri buz gibiydi, kalbi taşa dönmüş, etrafını yosunlar, türlü otlar sarmıştı. Çeşitli ihanetler, sevgisizlikler onu eksiltmişti. İçinde, çok derinlerde saklanan bir kız çocuğu görünce kadına biraz daha yaklaştı. Kadın deşifre edildiğini anladığı anda meleği sertçe geri itti.
“Siktir git!”
Arkasını dönüp odasına gitti. Melek üzülmüştü. Elinde tuttuğu kitaba baktı. İskambil Kağıtlarının Esrarı isimli kitabı yavaşça yerine koydu, peşinden odaya gitti. Eşyalarının içine gömülmüştü.
“Seni görüyorum.”
“Kapa çeneni!”
“Seni görüyorum.”
“…”
“Seni görüyorum. O sandığın içinde ne var?”
“Görülmemesi gereken şeyler. Beni rahat bırak.”
Melek onu dinlemeden sandığa yöneldi. Sandığı açtığında karşısına güzel hatıralar çıktı. Hepsi birbirinden renkli, birbirinden canlıydı. Bir şey daha vardı, dipte kalmıştı. Henüz solmamıştı. Yaşanmamış bir ihtimal gibi duruyordu. Öyle ışıklıydı ki gözleri kamaştı. Bu kadın, bir işe yaradığı için değil; bir şeye anlam kattığı için burada. Bunu bilmeden yaşamıştı. Artık neden bu eve geldiğini anlıyordu.
“Neden insan olduğunu biliyorsun. En karanlık zamanlarında bile neden onları sakladığını biliyorum. En çok senin yaşaman gerekir Liv, yaşamalısın.”
Kadın cevap vermedi. İlk defa ismiyle hitap etmiş olsa bile -ki adını hiç söylememişti-. Dışarıda gün doğuyordu. Perdeler ne kadar koyu olsa da cılız bir ışık içeri girmekte ısrarcıydı. Melek neden bu eve geldiğini daha iyi anlamıştı. Ayağa kaldırması gereken bir insan vardı. İnsanoğlu ne acayip varlıktı. Her şeye küsebilir, pes edebilir veyahut pes ettiğini düşündüğünde bile aslında hiç pes etmemiş olabilirdi. Evin kapısından bir tıkırtı sesi gelince melek kapıya gitti. Açtığında gördüğü şey gözlerinin ıslanmasına sebep oldu. Dünyadan göçüp giden ve o kadınla tanışan her kedi, köpek ona gelmişti. O an melek, kadının neden hâlâ hayatta kaldığını anladı. Çünkü hayat, bazen birinin sana ihtiyaç duymasıyla başlardı. Gözünden akan saydam sıvıları parmağına aldı, inceledi… Rengi yoktu, kokusu veya sesi. Ama neden akmıştı? Arkasından tüm dağınıklığıyla gelen kadının solmuş yüzünü, buruk gülümseyişini gördü. Kızıl saçlarını tepeden toplamış, soğuk ellerini meleğin avuçlarının içine koydu:
“Biz buna gözyaşı diyoruz.”



