“Bazen karanlık bir yerde olduğunda gömüldüğünü düşünürsün; ama aslında ekilmişsindir.”
(Christine Caine)
Hayatın dağıttıklarını her defasında toplamaktan yorulduğumuz, derinlerden gelen o titrek iç çekişlerimiz, “Neden bu durumdayım?” diye sorguladığımız, sıkıştığımız yerde yaralarımızı kanırttığımız, her yastığa başımız koyduğumuzda içine çekildiğimiz o düşünceler… Gömüldüğümüzü sandığımız tam o anda aslında ekildiğimizi fark ettiğimiz zaman arka fonda hayat şarkısı yeniden çalmaya başlar.
İnsan o zaman ruhunu yeniden sürmeli. Tohumunu yeşertebilmek için sulamalı, aynı bir ağaç gibi bakmalı. Önce içinde büyütüp dallandırmalı. Sonra o dallarda çiçekler açmasına izin vermeli. Eskiden hiç acımadan kırdığı dallarının keyifle tekrardan kırılan yerlerinden yeşerdiğini izlemeli. Ekildiği zamandaki kendisinin, köklerini sarmasına izin vermeli.
“Nedir peki bizi bu hayata böyle derinlerden sımsıkı bağlayan?”
Tabii ki hayattaki vazgeçilmez tutkularımız. Hepimizin aradığı ya da çoktan bulduğu tutkuları vardır. Bir türlü vazgeçemediği, nefes bile almadan o tutkunun peşinden koştuğu. Düşsen de her defasında tekrardan başlamaya yüz bulduğun bir dayanak noktasıdır. Yalnız hissettiğin zamanlarda bile içindeki o tutku bir kibrit gibi yakar kendini. O zaman sorgularız kendimizi; bu hayat dümdüz nefes almaktan ibaret değil, o nefesi ne için tükettiğimizdir.
Yalnız bu tutku işi biraz da tehlikelidir. İnsanı önce göklere çıkarıp sonra hızla indirebilir. O düşüş bazılarımız için bir dönüşümdür. Sancılı da olsa, tanıdığımız acılara tutunmayı bırakıp bilinmezlikten korkmadan o korkunun içine yürümektir. Çok derinlerden gelen o minik fısıltıları takip ettiğimizde yine kendimizden parçalarla karşılaşırız. Sonra anlarız ki hayat bizim karşımızda değil tam da yanımızda. Sanki bir döngüdeymişçesine tekrar tekrar bu tuzağa düşeriz. Bir düşman gibi çatıştığımız hayat aslında bizim içindir. Sonuçta bilmeliyiz ki. İnmeden de çıkmış olmanın kıymetini anlayamayız.
İnsan yaptığı şeyi neden yaptığını unutmamalı. O yolda gerçekleştirdiğimiz en küçük görevler bile daha büyük bir amaca hizmet eder. Sonucunda bu görevler bizi daha iyi bir insan olmaya, daha iyi bir yaşama, güne başlamamıza, fark etmeden aslında dönüşmemize yol açar. Bu dönüşüm bana kalırsa bir an önce olan bir şey değil. Yavaş yavaş işleyen, yaşadığımız her zor an ve her mutlu an birer şükretme olup neden böyle bir olay yaşadığımızı sorgulamamıza bir sebep. Sonuçta yaşadığımız, içinden geçtiğimiz bu anlar sadece o zamana ait. Hissettiklerimizi, yanımızda taşıdığımız için bu kadar unutulmaz oluyor. Bir amaç uğruna, sonunda bir yere varacak olmanın güveniyle hareket etmeliyiz.
Bu amacı unutup motivasyonumuzun azaldığı günlerde olacak elbette. Böyle zamanlarda kendimize hatırlatmalı, hareket etmeye güç bulabilmek için o sönmekte olan ateşi tekrardan harlamalıyız. Hedefimizden bir ok gibi şaşmadan yola devam etmeliyiz.
Ve en önemlisi eğer kendinize doğru bir yolculuğa çıkmaya niyetliyseniz bu seyahat için hazırladığınız bavulunuza kıskançlıklarınızı, affedemediklerinizi, kinlerinizi, kibirlerinizi, kendinize yaptığınız bencilliklerinizi ve korkularınızı koymayın.



