Hepimiz bitmek bilmeyen bir koşturmacanın içerisindeyiz… Kimimiz dersten geçip geçemeyeceği üzerinde endişelenirken, kimimiz “Acaba beni işe kabul ederler mi?” telaşıyla oradan oraya savruluyor. Elbette bazı şeyleri hemen elde etsek, bizler için çok daha iyi olur. Hangimiz üniversiteyi bitirir bitirmez iş bulmayı istemez? Ya da hangimiz hayatımızı bir an önce düzene sokmak için çırpınıp durmaz ki?
Keşke her istediğimizi her daim hemen elde edebilsek… Fakat gerçek şu ki, bazen her istediğimiz gerçekleşmeyebiliyor; aylar, belki de yıllar alabiliyor. Onca hengamenin arasında, bir an önce halledeceğim derken kendimizi kaybediyoruz ve bu da bizi daha çok stresli bir vaziyete sürüklüyor. Streslendikçe de beynimiz acil durum ilan ediyor; bu şok karşısında kendini nasıl savunacağını bilemeyip donma moduna geçiyor ve işte o anda ne yapacağımızı, nereden, nasıl başlayacağımızı bilemez hâle geliyoruz. Durmaksızın çalışan beyin, bu durumda sudan çıkmış balığa dönüyor.
Acele ederek istediğimiz şeye ulaşmaya çalışırken aslında tükenmişliğin kollarına düşüyoruz. Oysa bazı şeyleri ağırdan almak gerekiyor. Yürüdüğümüz yolda kararlı şekilde ilerlemeye devam ederken, hayatın akışıyla uyum içinde olup, o akışa ayak uydurmak lazım. Çocukluğumuzdan beri bizlere acele etmemiz, geride kalmamamız öğretildi; ancak hayatın akışıyla nasıl dengede olacağımız, içsel dengeyi nasıl elde edeceğimiz öğretilmedi ve bunun sonucunda içsel dengesizlik içinde yutulan birey, bunalımın dipsiz kuyusunda buluyor kendini.
Öyle acımasız, öyle manipülatif bir bunalım ki; insanın benliğini sorgulamasından, kendi varoluşundan şüphe ettirecek kadar gözü dönmüş ve bir o kadar da insanı çaresiz ve derbeder eden karanlık bir dehliz… Sanki büyük bir başarıya imza atmış gibi, elinde kahvesiyle sırıtarak, bireyin intiharını zevkle izleyen bir narsist bunalım.
Ne kadar çok çalıştığımızdan ya da ne kadar çok para kazandığımızdan veyahut bir statü sahibi olacağım diye kendimizi yiyip bitirmekten ziyade, kaosun içinde biz olabilmek ve ne pahasına olursa olsun benliğimizi koruyabilmek asıl marifet. Çok para kazanmak, dünyanın en ünlü Ceo’su olmak, belki de kolay olabilir. Çok çaba sarf ederek bu gibi zaferler başarılabilir lakin asıl zafer kendini bilmek ve benliğini koruyabilmektir. Bir insan dünyanın en iyilerinden olsun, en zengini ya da en başarılısı olsun ama o insan eğer durup ağırdan alamıyorsa bazı şeyleri ve kaos girdabında kaybediyorsa kendini ve benliğini; elde ettiği zenginliği, statüsü ve başarısı neye yarar? Tüm bu kaos girdabında kaybolmadan ilerleyebilmek; durup nefes almak ve kendimize yer açmakla mümkün. Zira olgunluk, yavaşlamayı öğrenmek ve bu yavaşlığın getirdiği derin farkındalığın gönlümüzde yeşermesine izin vermektir.



