Dostoyevski’nin erken dönem imzası bu eser ‘Suç ve Ceza’daki sert vicdan azabından, Yeraltından Notlar’daki öfkeli bilinçten çok zaman önce geliyordu. Ama içimize işleyen bazı tohumlar bu eserle atılmıştı. İçsel bir monolog, kendini alçaltma, aşırı duyarlılık, sessiz acı…
Nasıl mı?
Genel olarak bakıldığında Dostoyevski’nin ana kahramanı kalabalıklar içerisinde yalnızdır ve bu yalnızlık, insanlarla temas edememekten çok gerçek bir bağ kurma korkusundan doğmuştur. Eserin merkezinde yer alan muhteşem anlatıcı, toplumsal anlamda ne kadar görünmez ise, içsel anlamda da o derece yoğundur. Onun yalnızlığı, fiziksel bir izolasyondan çok varoluşsal bir tercihtir anlayacağınız. İnsanlarla temas kurar ama ilişki kurmaz; görür ama dahil olmaz. Dostoyevski bu karakter aracılığıyla, modern insanın içe kapanıklığını ve duygusal çekingenliğini erken bir dönemde görünür kılar. Kahraman, incinmemek için hayal kurmayı seçmiş gibidir; çünkü hayaller kontrol edilebilir, gerçeklik ise daima risklidir.
Peki Nastenka?
Belki onun hayal dünyasına açılan kısa süreli bir pencere, belki de gerçekliğin sesini simgeleyen kadın figürü. Hayal kuran ama bekleyen, seven ama sözünü tutan, duygusal ama bir o kadar da gerçeğine bağlı. Kahramanın hayal dünyasına gerçek hayatı temalayan bir karakter ve en önemlisi kadın klasiklerden ziyade, burada kurtarıcı olması beklenirken dengeleyici bir figür.
Kahramanımız insanları uzaktan sever dedik. Neden mi? Çünkü uzaktan sevmek kontrol edilebilir ve onu incitmez. İşte bu noktada yalnızlık bir eksiklik değil koruyucu bir kabuktur artık. Bütün bunları ele aldığımızda size soruyorum: O zaman erken dönem Dostoyevski için yalnızlık acıdan çok bir sığınaktır diyebilir miyiz?
Peki hayalperestlik? Kaçış mı? Varoluş biçimi mi?
Roman okuyanlar pek tabii ne demek istediğimi anlasa da her ikisinin de doğru cevap olduğu konusunda fikir ayrılığına düşenler olacaktır. Hatta cevabı hayatımızın belli dönemlerinde değişen bir soru olabilir bu. Kahraman hayal kurar çünkü gerçek hayat riskli, hayaller ise ana kucağı kadar güvenlidir. Benim burada değineceğim nokta ise şovunu yapmaktan çekinmeyen bir Dostoyevski! Çünkü Beyaz Geceler bize hayali romantizme ederken hiç çekinmeden zarafetle tehlikesini de gösterecektir. Hayal etmenin kalbimizi incitmekten korurken, yaşamaktan alıkoyduğu gerçeğini, kahramanın sevmeyi bilip de ilişkiyi sürdürememesi ile sakince aklımızın bir köşesine bırakarak hem de.
Gelelim Aşk’a…Sahip olmak değil, tanıklık etmek olan bir Aşk’a…
Beyaz Geceler’de aşk talep eden, sahiplenen ısrarcı bir duygu olmaktan ziyade; sessiz, geri çekilmeyi bilen, en önemlisi de kendini feda eden beyaz bir gece gibidir zannımca. St.Petersburg gecesi gibi. Bu Dostoyevski’nin belki de en asil ama en acı aşk tanımlarından birisidir. Sevmek burada ben’i büyütmez, ben’i silikleştirir. Aşk ile ilgili birkaç cümle geliyor tam şu anda aklıma:
“Bir anlık mutluluk bir insanın bütün hayatına bedel değil midir?” Aşk burada sahip olmayı değil, kısacık da olsa gerçek bir teması temsil etmiyor mu sizce de?
Veya karşınıza, “Sizi sevmekte mutluydum, bundan fazlasını istemeye hakkım yok,” diyebilecek kadar sessiz bir aşkla yanınızda olacak ama aynı zamanda, “Mutluluğunuz için acı çekmekten korkmuyorum,” cümlesindeki kadar güçlü duyguları ile sizi sahiplenecek biri çıksa nasıl hissederdiniz? Bembeyaz bir gecede elele dolaşmak gibi değil mi?
Aşk sahip olmakla değil, vazgeçebilmekle bu denli tanımlanırken, anlatıcının geri çekilişini zayıflık olarak nitelendirebilecek çok insan olduğuna eminim. Ancak benim hissettiğim tek şey bunun bilinçli bir tercih olduğudur. Dostoyevski burada okurunu zor bir soruyla başbaşa bırakmaktadır. Mutluluk mu daha değerlidir, yoksa ahlaken doğru olanı yapmak mı? Kahraman siz olsaydınız bu seçim sizi yüceltir miydi, yoksa daha derin bir yalnızlığa mı iterdi? Bu soruyu cevaplama özgürlüğünü tüm metin boyunca size bırakacak kadar cesur ve açık yürekli bir yazar çünkü Dostoyevski.
Bütün bu aşk ve hayalperestlik temalarından bahsedince Dostoyevski’nin insan ruhunun en kırılgan hâllerine eğildiği, sessiz ama derin olduğunu söylediğim bu metnin sizlere büyük olaylar ve dramatik kırılmalar sunacağı yanılgısına düşmenizi asla istemem. Çünkü karşınızda söylenemeyen duygular ve gerçekleşmemiş ihtimallere odaklanan harika bir eser var. Sizi sarsmayacak naiflikte içine çeken, bağırmak yerine kulağınıza yavaşça fısıldayan bu roman, bir şarkı olsaydı ne olurdu derseniz; değerli sanatkar Sezen Aksu’nun ‘Dört Günlük Bir Şey’ adlı parçası derdim.
Gecenin olup karanlığın olmadığı, mutluluğun olup ilelebetliğin kaybolduğu bir metin işte Beyaz Geceler. Okuduğum ilk günden beri aklımda silinmez mısralar bırakan etkileyici cümleler dizini…
O zaman beyaz temalı ocak ayı yazımı bitirirken cümlelerimi toplamakta ne kadar güçlük çeksem de, bir Dostoyevski hayranı olarak, kısa ama gerçek mutluluğu mu, hiç yaşanmamış bir hayatı mı daha değerli bulurdunuz sorusunu, okumayı en sevdiğiniz ortamda yavaşça kucağınıza bembeyaz bir gece olarak bırakıyorum.
Sevgiyle…



