Sabah ezanıyla uyandım. Perdenin arasından dışarıya bir göz attım. Işıklar bir bir yanıyor, şehir yavaş yavaş uyanıyordu. Derinden, rayların tiz metalik sesi çarptı kulağıma, sabah metrosu çoktan işlemeye başlamıştı. Mutfağa geçtim. Çaydanlık kaynarken sofrayı kurdum. Önce kocamı, sonra çocukları uyandırdım.
Ailecek yaptığımız telaşlı kahvaltının ardından oğlum okul çantasını omzuna taktı, babasının peşinden koşarak çıktı. Kızım sofrayı toparlarken hüzünlü gözlerle bana baktı, başını eğdi. Söylemese de anladım ben, her sabah aynı hüzünlü gözlerin anlattığını: “Keşke ben de gitsem.” Ama o da biliyordu, kız çocuklarının yeri okul değil, evleridir.
Öğleye doğru alışveriş için hazırlanıp dışarı çıkmaya niyetlendim. Akşamdan kocama bilgi vermiştim. Telefonuma baktım, gönderdiği izin kodu gelmişti neyse ki. Onsuz evin dışına adım atmak, metro turnikesinden geçmek mümkün değil. Telefonlarımızda onay görünmeden tek başımıza bir yerden bir yere gitmemiz yasak. Kızımla birlikte hazırlandık dışarı çıkmak için. Ne giyeceğim derdim hiç olmadı. Tek tip giyinmenin böyle güzel yanları da var. Siyah çarşaflarımızı geçirdik üzerimize, attık kendimizi sokağa.
Dışarıdan baktığınızda tüm kadınlar aynı görünüyor. Bir an kızımı kaybetsem, onu bile bulamam. Bu yüzden sıkı sıkı tuttum elinden. Hatta bir ara canı acımış olacak ki “ah” diye cılız bir ses duydum sanki. Biz kadınların yüksek sesle konuşması hatta acı çekmesi bile yasak çünkü.
Metroya vardığımızda kalabalığın uğultusu üstüme çöktü. Görevlilerin sesleri yankılanıyordu: “Kadın vagonu solda, erkekler sağda!” Çoğu kadın okuma yazma bilmediği için tabelalar değil, bu sesler yön gösteriyordu. Neyse ki ben ve kızım yolumuzu bulacak kadar biliyorduk. Bunda oğlumun emeğini de yadsıyamam; ilkokuldan beri okulda öğrendiği her şeyi bize de anlatır. Onun sayesinde onunla birlikte öğrendik diyebilirim. Ama Arap alfabesi çok zor. Hele yazmak, okumaktan bin kat daha zor.
Kadın vagonuna girdik, oturduk bir köşeye. Yanlış vagona girersen başın da derde girer. Dalgınlık yapma şansımız yok. Ben gölge vagon diyorum buraya, tabii içimden. Herkes siyah, yüzler örtülü, başlar eğik, gözler yere bakıyor, sesler kısık. Gölge gibi, sessiz ve ruhsuz… Kadın vagonunun en kötü yanı dışarıyı göremiyoruz çünkü dışarıya açılan bir pencere yok. Halbuki tren kim bilir ne güzel yerlerden geçiyor. Evlerin, sokakların arasından; şehrin, hayatın içinden… Olsun, beş sene öncesine kadar yanımızda bir erkek olmadan evden hiç çıkamıyorduk. Buna da şükür.
Kadın vagonu ne kadar sessizse, erkek vagonu gündelik konuşmalar, kahkahalar, bir nevi yaşam sesleriyle o kadar gürültülüydü. Belki de bana gürültülü gelmesinin sebebi sessizliğin içindeki tek ses olmasındandır, emin değilim. Belki de kıskandığımdan… Tövbe, günaha gireceğim durduk yere.
Akşamüstüne doğru eve döndük. Üzerimizi değiştirdik, oh, bir ferahladım. Özellikle yazın, biz kadınlar için dışarı çıkmak tam bir eziyet, nefes alamıyoruz. Perdelerimiz kapalı olduğu sürece evin içinde ne giydiğimizinse bir önemi yok. Kızım hemen mutfağa girdi akşam yemeğini hazırlamak üzere. Daha on bir yaşında ama çok hamarat. Yakında evlilik çağı da geliyor, bu hamaratlıkla babası ona iyi bir eş bulacaktır. Hoş ben evlenmesini hiç istemezdim, koca evine gideceğine keşke abisi gibi okula gidebilseydi ama ben ne yapabilirim ki? Kızların yeri, önce babalarının sonra kocalarının evi!
Yemek hazırlıkları devam ederken, dışarıdan komşuların sesine dikkat kesildim. Yan evin erkeği yeni bir evlilik yapmış, onu konuşuyorlardı. “Üçüncüsünü aldı,” dediler. Bu, bizler için sıradan bir haberdi. Bir erkeğin üç, dört eşi olması yadırganmaz; bir kadının itirazıysa günah sayılırdı. Şükrettim yine halime. Bir kadın daha… Allah korusun.
Kocam eve döndüğünde kapıyı hep kızım açar ve elindeki evrak çantasını alarak yerine koyar. Taşırken de sıkı sıkı sarılır. Avukattır kocam; akşamları girdiği davaları, yaşadığı olayları masal gibi anlatır, biz de dinleriz. Hikâyeleri dış dünyaya açılan pencere gibidir. Yine ilginç olduğunu düşündüğü bir davadan bahsederken onu heyecanla dinleyen kızımın sesi araya karıştı: “Anne, ben de babam gibi avukat olmayı çok isterdim,” sonra sustu. Çünkü biliyor; biz kadınlar ne avukat ne doktor ne de öğretmen olabiliriz. Bizim için o kapılar hiç açılmaz. Bizden sadece anne ve eş olur. Yemek sırasında kocam babasından kalan arsadan da bahsetti. Baya keyfi yerindeydi. Şeriat yasalarına göre kendisine iki, kardeşine bir pay düşmüştü. Kız kardeşi ses çıkaramamıştı tabii. Herkes susar, herkes kabullenir. Arsaya iyi bir müşteri de çıkmış, satmış bile. O an haberim oldu. Hoş bana mı soracaktı, benim bir şey deme hakkım yok ki. O en iyisini bilir.
Yemekten sonra televizyonu açalım dedik. Gün içinde açamıyoruz, kocamın televizyonun izin kodunu girmesi lazım önce. Teknoloji öyle bir ilerlemiş ki onun telefonundaki kodla televizyonun aynı yerde aynı anda aktif olması gerekiyor. Yani o evde olmadan olmuyor. Aman zaten ihtiyaç da duymuyoruz, hem evde yapılacak çok iş oluyor hem de hep aynı yayınlar. İzin kodu girildi, televizyon açıldı. Önce padişah efendimizin fotoğrafı göründü, ardından sarıklı adamların konuşmaları başladı. Bütün yayınlar böyledir; televizyon, radyo, internet… Hepsi şeriata göre düzenlenir, padişah efendimizin onayıyla yayına girer. Kadının sesi duyulmaz, yüzü görünmez. Bizim payımıza yine görünmezlik düşer. Diziler, programlar, haberler… Hepsi erkeklerin dünyası. Kadın yalnızca gölge bir figür olarak yer alır. Yemek pişiren eller, karanlıktaki siluetler, gölgeler.
Bu arada biz kadınların tek başlarına internete girmesi de yasak. Telefonumu kocamdan izin kodu gelmeden sadece arama ve kısa mesaj için kullanılabiliyorum. Kodla girsem bile onun gözetimi altında gezinebilirim internette. Nereye baktığımı, hangi sayfaya girdiğimi görebilir. Hoş zaten padişahımızın uygun gördüğü kadar erişebiliyoruz internete de. Olmasa da olur.
Gece iyiden iyiye çöktü. Televizyon sustu, çocuklar yattı, ev sessizliğe büründü. Ben de son toparlamaları yapıp usulca girdim yatağa. Uykum gelmedi; gözlerimi tavana diktim. Bugünümü, dünümü, daha da eskileri düşündüm. “Ya bir gün, çok çok önce, biri çıksaydı? Cesur ve gözü kara biri… Her şeyi değiştirecek yeni bir düzen getirseydi. ‘Siz de varsınız,’ deseydi bize. Belki o zaman kızım da avukat olabilirdi,” diye düşünürken uykuya dalmışım.
Ter içinde uyandım. Başucumda kızımın notunu gördüm: “Anneciğim koltukta uyuyakalmışsın, uyandırmaya kıyamadım. Ben adliyeye geçiyorum. Seni seviyorum.”
Derin bir nefes aldım.
Korkunç bir rüyadan uyanmıştım. “Yaşasın Cumhuriyet!” diye geçirdim içimden.
Benim için Cumhuriyet, korkunç bir rüyadan uyanmak demek.



