Perşembe, Mayıs 28, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Başka Bir Gökyüzü Altında Bayram

Yurt dışı yaşantısının gri sabahları başlangıçta insana yeni bir dünyanın kapılarını aralayan büyülü bir serüven gibi gelir. Henüz ruhunuzdaki boşluğun neye evrileceğini kestiremediğiniz için yabancı sokakların kıvrımlarında, farklı dillerin melodisinde ve tanımadığınız yüzlerin kalabalığında kaybolmayı bir tür özgürlük sanırsınız. Ancak takvim yaprakları bu yeni coğrafyanın ritmine alıştığında, bazı günler diğerlerinden kağıdın üzerinde aniden beliren sepya bir leke gibi ayrılır. İşte o anlarda, çocukluk avlusunun kahkahaları ve bayram sabahı heyecanla çalınan kapı zilleri usulca içinize süzülür; en kalabalık meydanlarda bile o boşluğun fısıltısını duyabilirsiniz.

​Bir zamanlar bayram sabahları evi bir koza gibi sarardı. Yeni ütülenmiş kıyafetlerin o vakur berraklığı, mutfaktan taşan şerbetli buharlar, büyüklerin avuçlarına sinmiş o metanetli sabır… Her şey, dokunulmamış bir hatıraymışçasına taze kokardı. Şimdilerde ise sınırların ötesindeki o ferah, bahçeli evlerde bayram; üzerine kayda değer bir duygu notu düşülmemiş, hayatın telaşına alelacele iliştirilmiş renksiz bir mesai gününden ibarettir. Ne kapıyı çalan bir komşu çocuğu vardır artık ne de sokağa dökülen tanıdık neşelerin aksisedası… Bayram sabahına uyandığınızda gördüğünüz manzara, çocukluğunuzun o dar ama sıcacık mahallesine hiç benzemez; dünya, sizin içinizdeki bayramı tanımıyormuş gibi kayıtsızca dönmeye devam eder.

​Mutfakta kahve suyunu beklerken zihninizde, bir zamanlar misafirler için donatılan o telaşlı ve bereketli sofralar canlanır; tepsiler dolusu böreklerin kokusu, sabırla sarılmış sarmaların emeği dumanı üstünde birer hayal gibi odaya dolar. O eski, kalabalık sofraların yankısı; bugün eşiniz ve artık kendi yollarını çizmiş iki evladınızla paylaştığınız masada fiziksel bir karşılık bulsa da içteki o köklü boşluk tam olarak kapanmaz. Çocuklarınızın kendi dünyalarını kurmuş yetişkinler olması, sofradaki o eski gürültülü coşkuyu daha sessiz, daha olgun bir birlikteliğe devretmiştir ve sohbet, nihayetinde hep o aynı limana demirler: Memlekette kalan hatıralara, lezzeti artık birer masal tadında anlatılan Osmanlı macunlarına ve o gökkuşağı renkli çocukluk neşesine…

​Sokağa adım attığınızda, karşılaştığınız yüzlerde bugünün kutsallığına dair en ufak bir ışıltı bulamazsınız. Herkes kendi gündelik telaşının ritmine kapılmış hızla akıp giderken, sizin özenle besleyip büyüttüğünüz o naif duygu, dış dünyanın buz gibi kayıtsızlığına çarpıp usulca dağılır. Bir vitrin camındaki aksınızda kendi dalgınlığınızı izlerken, o kaçınılmaz soru gelip zihninize yerleşir: “Değişen ben miyim, yoksa o zamansız değerler mi yerini yitirdi?”

​Bu devasa eksikliği telafi etmenin en kestirme yolu, bir teselli gibi telefon ekranına sarılmaktır. Görüntülü aramalar, dijital tebrikler bir gönül köprüsü kurmaya çalışsa da sevdiğiniz yüzlere dokunamadığınız sürece hepsi birer hayal kırıntısından ibaret kalır. Seslerini duymak bir an içinizi ısıtır ama görüşme bittiğinde ekranın soğuk ışığı, yerini hasretin o ağırbaşlı sükûnetine devreder. Zihin, bugünün yetersizliğinden kaçarak bayram namazından dönenlerin ritmik ayak seslerine, şeker tabaklarına uzanan minik ellerin karmaşasına tutunur.

Takvimi ve gelenekleri size ait olmayan bir ülkede bu özel günleri yaşamak, aidiyet duygunuzu bir sağduyuyla yeniden tanımlamanızı sağlar. Şehrin merkezindeki bir kafede dışarıdaki akışı izlerken, hüznün aslında ne kadar mahrem ve şahsi bir tercih olduğunu hissedersiniz. Bu his, coğrafi bir mesafeden ziyade, insanın kültürel kökleriyle kurduğu görünmez bağın, modern hayatın hızı karşısındaki sessiz ve dirençli duruşudur. Her geçen gün, sizi siz yapan o ritüellerin, dış dünyadan bağımsız olarak zihninizde sarsılmaz birer kaleye dönüştüğünü idrak edersiniz.

Yine de insan ruhu bu sessiz eksikliğin içinde kendine has bir uyum ve vakar geliştirir. Mutfağınızda kurduğunuz küçük bir sevinç köşesi veya çocukluğunuzdan kalan bir şarkı, bu burukluğa anlamlı bir değer katar. Zira bir duyguyu tüm canlılığıyla özlemek; o değerin dış dünyadaki nidasından bağımsız olarak, hâlâ zihninizin en korunaklı köşesinde yaşadığını ve kimliğinizi beslemeye devam ettiğini gösteren en asil güçtür.

​Günün sonunda, pencere kenarında şehrin ışıklarına bakarken vakur bir dinginlik yerleşir içinize. Bayramların artık o çocuksu coşkuyla yaşanmayacağını kabul etmek, aslında ruhsal bir büyümedir. Bu silinmez izler, karakterinizin en kıymetli parçası; ruhunuzun öz vatanıdır. Ve insan, kalbindeki sönmeyen hüzün kadar aidiyetine sadık, yeniden açılacak o eski kapılara duyduğu umut kadar vakurdur.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
rukiye taşkın
rukiye taşkın
Tabiatın kış uykusundan doğrulduğu bir 18 Mart günü merhaba dedim dünyaya. 1986’da, İstanbul’un sıcaklığını yanıma alıp Norveç'in sükûnetine uzanan bir göç hikâyesi başlattım; kimliğimi bu iki zıt kutbun füzyonuyla inşa ettim. Yıllar içinde şiir, deneme ve öykülerle nefes aldım. Zamana Sıkışmış Anlar Üzerine adlı kitabımda, hayatın telaşlı akışındaki huzurlu durakları ölümsüzleştirmeye çalıştım. Termosumda çayım, yanımda fotoğraf makinem; mevsim ne olursa olsun, yazmaya ve pervasızca çiçek açmaya devam ediyorum.

POPÜLER YAZILAR