Yatağın her karışına temas ettiği uykusuz gecenin sonunda gıcırtılı megafon sesiyle irkildi. Sabah ezanı başlamış, güneş doğmak üzereydi. Günlerce kaçtığı tercih sürecini son anda tamamlamış, aklını sürekli karıştıran annesine ve her ne kadar “Sen bilirsin,” dese de annesiyle hemfikir olduğunu belli eden babasına rağmen kendi bildiğini okumuştu. Kendi bildiğini okumuş derken… Yirmi tercihten sadece biri istediği üniversite ve bölümdü.
Elvan âşık olduğu şehirde, İzmir’de okumak istiyordu. Daha sekiz yaşındayken, şubat tatili için Artvin’den yola çıktıkları otuz saati aşkın otobüs yolculuğundan sonra ailecek İzmir’e vardıklarında karar verdi. Ayağında kar botlarıyla adım attığı şehir, onu pastırma yazıyla karşıladı. Sıcağına, denizine sessizce vuruldu. İlk sinemaya orada, Karşıyaka’da gitti. Hâlâ neşeyle anlatır “Yalancı Yalancı” filmini. Sadece aşktan da değil, lise hayatı boyunca yılmıştı Ankara ayazından, İzmir sıcacık sarmalayacaktı onu.
Anlatmaya çalışsa da bir türlü ikna olmuyordu ailesi. Babası emekli öğretmendi, Elvan’ı anlıyordu anlamasına ama kızı başka şehre gitsin de istemiyordu. Büyük kızı zaten, o dönemde yaşadıkları şehirde üniversite olmadığı için gurbette okumuştu. Bari küçük kızı, Elvan’ı yanında okusun istiyordu. “Ankara üniversite deryası, her semtinde başka fakülte. Hangi üniversite olursa olsun yeter ki Elvan yakınımda olsun,” diyordu. Annesi ise Elvan sever mi, yapabilir mi diye düşünmeden, bölümü ne olursa olsun ille ODTÜ olsun istiyordu. Annesi, yedi kız kardeşten ikincisi, emekli yüksek hemşireydi ve kendini tanıtırken yüksek kısmını asla atlamazdı. Sırf o yüksek kelimesi için kırkında ön lisans okumuştu. Hırsından sıyrılamamış olmalı ki Elvan’ı da kendi gibi düşünüyordu.
Baktı laf anlatamıyor, “Tamam,” dedi Elvan, sonra yine bildiğini yaptı. İlk tercihi, puanından daha yüksek de olsa yerleşememe ihtimali de olsa İzmir Dokuz Eylül’dü. Tercihlerini onaylattığı günden beri endişeliydi. Her gece İzmir için dua etti.
Bunları düşünürken, ezandan hemen sonra uyuyakalmış olacak ki annesinin bağırtısıyla sıçradı yataktan. “Elvaaaaan, kızım kalk artık saat kaç oldu!”
Annesi bir yandan kahvaltı hazırlıyor bir yandan söyleniyordu. “Evlenecek yaşa geldi, hâlâ çocuk gibi. Sorumsuz! Bir de tutturmuş İzmir diye! Sen kim, başka şehirde olmak kim?”
Ara vermeden cümleleri birbirine ekliyordu. “Ne kadar rahatsın ya, ben senin yerinde olsam bilgisayarın başındaydım şimdi!” “Elvan! Kime diyorum!”
Kamyon çarpmışçasına ağrıyordu her yanı. Zar zor kalktı yataktan. Ağır hareketlerle toparladı odasını, olabildiğince de kendini. Aynaya baktığında karşısındakini tanıyamadı; gözaltlarına birer yanak daha kondurmuşlardı sanki. Odadan çıkarken, annesinin sesinin yanında fısıltı kalacak bir tonda, “Tamam anne bağırma artık, kalktım ya. Bir kere de gel yanıma, öperek uyandır, çok mu zor!”
“Öperek uyandırmış… Hazır kahvaltıya uyandırıyorum, teşekkür etmek yerine söyleniyorsun.”
“Teşekkürler anne. Oldu mu? Sana da günaydın.”
“Hadi, bak bakalım yerleştirme sonuçlarına. Neresi oldu? Meraktan çatlayacağım. İnşallah ilk tercihin gelmiştir. Ne çok dua ettim, biliyorsun.”
“Of anne, sakin ol lütfen, bırak bir kendime geleyim!”
Bir an, olacaklar film şeridi gibi geçti gözünün önünden. İlk tercih mi? Ah, bir gelse havalara uçardı. Tabii annesi onu gerçekten havaya uçurana kadar… Daha fazla üstelemesin diye ilk tercihine ODTÜ yazdığını söylemişti. O yaz gittikleri her dini mekânda dua etmiş annesi. Hacı Bayram Veli de namaz kılmış, tatil için Kuşadası’na gittiklerinde Meryem Ana Kilisesi’ne uğrayıp mum dikmiş. Elvan bir an: “Annem sadece benim değil, Tanrı’nın da aklını karıştırmaya çalışmış.” Aklından bunlar geçerken tebessümü yüzüne yansımıştı. Konuyu değiştirerek sıvışmaya çalıştı.
“Anne, babam nerede?”
“Ekmek almaya gitti, gelir birazdan.”
“Babam da gelsin, hep birlikte bakalım. Hem ben önce kahvaltı yapmak istiyorum. Bugün bari boğazıma dizme lokmaları.”
“Ne nazlısın Elvan ya, ne zaman boğazına dizdim, aşk olsun.”
Biraz daha zaman kazanmıştı. Belki de boşuna telaş ediyordu, sonuçta ikinci tercihi ODTÜ’ydü. Zaten Dokuz Eylül küsuratla da olsa daha yüksekti Elvan’ın aldığı puandan. Olan olmuştu artık, kahvaltının tadını çıkarmaya çalıştı. Babası tebessümle girdi kapıdan, yine formundaydı, şakalar, gülüşmeler derken kahvaltı bitti. Bilgisayar başına geçildi. Elvan’ın elleri titriyordu. Bir eliyle “ENTER” tuşuna basarken bir eliyle de gözlerini kapattı. Ekrandaki sonucu ilk gören babası oldu.
“Elvaaaan… İnanmıyorum, aç gözünü, birinci tercihin gelmiş!”
“Neee, birinci tercihim mi?”
Elvan ağlayarak sarıldı babasına, aynı heyecanla annesine döndüğünde kalakaldı. Annesi donuklaşmış bir suratla ekrana bakıyordu, şaşkınlıkla sordu. İlk tercihin İzmir miydi?
Saatlerce şoku atlatamadı annesi, Elvan’ın ise içi içine sığmıyordu. Babası Elvan’ın heyecanını görünce, ona sevinçle eşlik etti. Annesini rahatlatmaya çalıştı. “İkimiz de emekliyiz hanım, kafamıza esti mi gideriz yanına, en yakın arkadaşın ve kız kardeşin İzmir’de, kızımız yalnız değil ki.”
“Benim derdim o mu? ODTÜ’de daha parlak bir geleceğe sahip olabilirdi. Zaten hep sen yüz verdin bu kıza, bak yine başının dikine gitti. Kendime kızıyorum ben, ilk tercihi gelsin diye onca dua ettim bir de.”
“Canım annem…” diye sırnaştı Elvan. Belki de hep senin sayende. İkinci tercihim de gelebilirdi. “Edepsize bak hele, nasıl da gülüyor,” dedi annesi ve birden hepsi kahkahalara boğuldu. Annesi kuvvetle sinirden gülüyor, hayal kırıklığı hemen geçeceğe benzemiyordu. Babası sakinlemiş, Elvan’ın da kendi gibi, bildiğini okumasına içten içe seviniyordu. O da zamanında az şaşırtmamıştı babasını. Elvan “İyi geceler,” diyerek odasına geçti. Uyuyamayacağını o da çok iyi biliyordu. Yatakta dört dönüyor, hayaline kavuşmanın heyecanıyla, yeni hayallere yelken açıyordu.



