İçimdeki kanat çırpan kelebekler, biraz sakin olur musunuz? Bilirim, siz hep abartmayı seversiniz ama artık yaş kemale erdi, toyluk çağları bitti, biraz sakinleşelim hadi. Ortada olan, biten bir şey yok. Küçük bir tebessüme çok da anlam yüklemek, ne ilgili öznenin ne de yüklemin taşıyacağı kadar ağır bir yük olur.
Üzülmekten ve bilhassa hayal kırıklığından çok korkuyorum sevgili kelebeklerim. Yapmayın, etmeyin, zaten harap olan gönlümün son kanatlarına da yazık etmeyin. Zira ben ziyanlığı hiç sevmem. Evde yemek yapmaya yapmaya böceklenen pirinçleri bile atmam, balkon camının önüne koyar, kuşlara veririm. Şimdi sayenizde, ufukta beliren bu tehlikeyi, sırf sizin heyecanınıza kapılıp görmezden gelemem. Sizleri de mantığa davet etmek istiyorum.
Biliyorum, uzun zaman oldu kanatlanmadığınız. Pas tuttu uçuşan organlarınız. “Fırsat bu fırsat,” diyorsunuz, göğe yükselmek istiyorsunuz. Ayaklarınız yerden kesilsin, ona bir diyeceğim yok, amenna ama dedim ya, yaşlandık artık. Heyecanlarımızı kontrol altına almalıyız. Yoksa savruluruz, dışarıda deli bir rüzgâr da var üstelik. Meteoroloji fırtına uyarısı vermiş. Anlayabiliyor musunuz ne demek istediğimi? Anlayabiliyor musunuz ne kadar korktuğumu? Ben sizi anlıyorum, ya siz beni?
Sanıyor musunuz ki ben uçuşmak istemiyorum? Kim istemez? Ancak bunun yüksekten çakılması da var. Her ihtimali göz önünde bulundurmamız lazım. Tedbirli olmamız lazım. İlerleyen yaşlarda, yüksekten düşme sonucu meydana gelen yaralanmalar, ciddi sağlık sorunlarına yol açar. Kalp de bir kastır ve ilerleyen yaşla birlikte her kas türünde denge kaybı yaşanması çok normaldir. Bunu artık azalan görme ve işitme yetileri de destekler. Bir kadın kırkına yaklaştığında, bazen gördükleri, duydukları ve sıkça da hissettikleri onu yanıltabilir. Yanılgıya düşmeyelim sevgili kelebek kardeşlerim. Canımız acımasın.
Bakın, tehlike büyük. Yaralanma bulgusu olmayan düşme olgularında bile anlamlı morbidite geliştiği ve bu durumun fonksiyonel kaybın başlangıcı olabileceği bildirilmiştir. Bu vakaların yaklaşık yarısında tekrarlayan düşmeler görülmektedir. Ya tekrar tekrar düşersek? Ya bu kanat çırpışlarınız bir felaketin miladı olursa? Dayanabilir miyiz buna, sorarım size? Parça parça olmaz mıyız, sol yanımız kırık, çıkık içinde kalmaz mı? İşin sonunda kalp hasarı söz konusu. Durum ciddi. Dinleyin beni canım kelebeklerim.
Belki şu anda topuklu ayakkabılarımızın üzerinde, cesurca yürüyoruz ama tekrarlayan düşmeler ayrıca korkuya neden olarak; pasifliği, azalan gücü ve azalan dengeyi tetiklemekte ve sonucunda bağımsızlık kaybına ve günlük yaşam aktivitelerinin azalmasına neden olmaktadır. Zor bela ayaktayız zaten. Perişanlığın manası yok diyorum size.
Eğer bu kadar ısrarcıysanız sevgili kelebeklerim, gelin sizinle biraz arşivlere dalalım. Orada, tozlanmış klasörlerde sizin eski uçuş kayıtlarınız var. İlk çırpınışınızın hızı, iniş açınız, düşüş anındaki nabız düzeyiniz, düşerken düşündükleriniz, hayal kırıklıklarınız, iyileşme güçlükleriniz… Hepsini muntazam dosyaladım. Onlarla yeniden yüz yüze gelmek ister misiniz? Ne kadar zorlu zamanlar olduklarını unutmuş gibisiniz kelebeklerim. İsterseniz hatırlatabilirim.
Siz uçtunuz, ben düştüm. İşte bu yüzden diyorum, “Tedbirli olalım.”
Kalbim artık bir uçuş kulesi gibi, sadece güvenli uçuşlara izin veriyor. Siz akıllanmıyorsunuz ama ben artık akıllandım.
Sevgili kelebeklerim, kanatlarınızın rengine hayranım ve renklerimi kaybetmek istemiyorum. Bu kış acı kahve renk moda olsa da yarın öbür gün pembelere, mavilere ve en çok da umudun maviliğine ihtiyacımız olacak. Önümüz kış ama kışın ardı bahar. Tüm renkler, günü geldiğinde sandıklardan ya da baza altlarından çıkar. Heveslenmeyin, çırpınmayın, yorulmayın boşuna. Boşuna olmasa da bir bilinmezlik uğruna. Evet, içimde benden bağımsız seksek oynayan o küçük kız çocuğu da size uydu çoktan, farkındayım. Sizlerle kanat taktı, sizlerle ayakları yerden kesildi, ıslık çalıyor hatta. Yine de aklı selim yanım size durmanız gerektiğini söylüyor. “Durun, yoksa tehlikenin tam göbeğinde bulacaksınız kendinizi.”
“Aşk bir tehlike mi?”
Evet sevgili kalp kelebeklerim, aşk çok büyük bir tehlikedir. Özellikle de hayatın belli bir evresinde gelen bu duygu, âdeta habis bir ur gibi adlandırılabilir. Bünyeye yerleşmesi ardından sinsice büyür, ilk hedefi kalptir ama orayı ele geçirmekle yetinmez. Misal, gözlere bulaşır, gören herkesin fark edebildiği bir pırıltı hasıl olur irislerinizde. Ardından sürekli gülme isteği yapışır simanıza. Sonra daha da sertleşir; yutkunma güçlüğü baş gösterir. Dil, damak kurumasıyla, el titremesiyle devam eder bünyedeki seyahatine. Göze, dile değmişken beyni es geçer mi sanıyorsunuz? Ne büyük yanılgı. Beyninizi ele geçirdiğinde artık kurtulma şansınız sıfıra yakındır. Mantığınızı ele geçirir, sizi mantıksızlıklarla hemhâl eder. Bununla da yetinmez. Bağımlılık yaratır. Sürekli, hep, her zaman hissetmek istersiniz aşkı.
Peki, ya hissedemediğinizde ne mi olur? Yoksunluk! Şu anda sizi göğe yükselten kanatlarınızın kopartıldığını ya da kuruyup kendiliğinden düştüklerini hayal edin. Bir defa yükseklerin tadını aldıktan, aşkı damarlarınızda hissettikten sonra hem de. Ne çaresiz hissedersiniz değil mi? İşte bu yüzden uyarıyorum sizi: pırpır eden kanatlarınıza durmalarını söyleyin, hele hele pervane misali ateşe uçmamalarına asla izin vermeyin ve sakinleşin. Lütfen, rica ediyorum.
Güzel, tatlı, hevesli kelebeklerim; kendinize mukayyet olun. Sakın bana “anı yaşamak” demeyin. An, sadece şu andır ve öncesiyle sonrasını düşünmemek cahillikten başka bir şey değildir. Yükseldiğiniz noktadan gördüğünüz çiçekler solmaya mahkûmdur, mis gibi içinize çektiğiniz hava kışa gebedir, teninizde hissettiğiniz güneş yakıcılığıyla nam salmıştır. Hele yıldızlar, onlardan sakın ha sakın bahsetmeyin. Yıldızlar, içlerinde gerçekleşen nükleer tepkimeler sayesinde parlar. Bu tepkimeler, çok yüksek sıcaklık ve basınç altında gerçekleşir. Tıpkı aşk gibi. Hidrojen atomları birleşerek helyum atomlarına dönüşür ve bu süreçte büyük miktarda enerji açığa çıkar. Yıldızların parlaklığı çok kısa zaman aralıklarında ortaya çıkan değişimlerdir, geçicidir. Sizden umutsuzca dileniyorum sevgili kelebeklerim, n’olur geçici heveslere, emin olmadığınız düşlere aldanmayın.
Kaçıp, gidip uzaklaşın bu aşk ikliminden. Havadaki aşk kokusu sizi sarhoş etmesin. Gözünüzü kırmızı kalpler bürümesin. Unutmayın, acının rengi de şarabın rengi de hatta kanın rengi de kırmızıdır. Her kırmızının kendine göre tehlikesi vardır. Acıya bir dayanma noktası, şarabın keyiften sarhoşluğa geçiş noktası, öfkeyle gözün kan bürünme noktası gibi…
Sevgili kelebek kardeşlerim, size bir sır vereyim mi? Eskiden aşk, koca bir roman gibiydi. Şimdi kısa bir paragraf sığdırabildiğim günlere bile şükrediyorum. Belki de bu yüzden içinizdeki her kanat çırpışı, içimi hem heyecan hem hüzünle dolduruyor. Çünkü insan kırkına yaklaşırken şunu fark ediyor. Aşk artık gençlikteki gibi bir bahar yağmuru değil. Daha çok, yıllardır su verilmemiş bir saksıda, kendi kendine filizlenmeye çalışan çiçek gibi. Ve bu yüzden de havadaki en ufak nemi aşk yağmuru zannediyor. Değil, inanın ki değil güzel kelebeklerim. Bu yüzden diyorum size, “Acele etmeyelim. Yağmursa da geçici olabilir. Aniden durursa toprak çamur. Kök vermek için biraz güneş, biraz nefes, biraz da sabır lazım.”
Sizi çok iyi tanıyorum kelebekler, biliyorum siz çoktan kırmızı kalplere doğru uçuşa geçtiniz. Ah o kırmızı düşler, ergen gülüşler… Kendinizi düşünmüyorsanız beni düşünün. Yorgunum, bitkinim, uykulardan bile yorgun uyanıyorum, hayal kuracak dahi hâlim yok. İnanın bana, hepsinin sonu hüsran; hepsi gaz ve toz bulutu, atmosfere karışıp yok olan. Siz dönüp gelip kalbime konun. Orada sükûnet içinde yaşarız nasılsa. Orada korur, saklarım ben sizi. Uçmasak da olur hem. Ne var ki uçmakta, uçuşmakta? Bunlar hep ahir zaman işleri. Dünyalık gerekmez bize bu saatten sonra. Ahiret var mı, o da meçhul. Bize bir şey olmasın. Aşk uğruna telef olmak güç gelir bunca dil yanışından sonra. Bu yarayla yaşayamayız, bu yarayı onaramayız, elimizdeki merhem stokları yetmez bu felakete. Ezcümle, Allah’ım kanatlarınıza zeval getirmesin.
Bebek kalpli kelebeklerim, keşke dünyadaki her şey, her heves sizin düşlediğiniz kadar masum olsa. Her ümidimiz, beklentimiz gerçeğe dönse. Ancak gerçek hayatta işler hiç öyle değil. İstemekle olmuyor kelebeklerim, iki kişinin aynı anda istemesi lazım. Münferit girişimler yetersiz kalıyor bu noktada. Anlasanıza. Gücümüz yetmiyor hayalimizi, arzumuzu gerçek kılmaya. Kırmızı düşler, yalancı.
Bana, “Korkak!” diyorsunuz belki. Başım gözüm üstüne, aksini iddia etmek, yalancılık olur zaten. Evet, korkuyorum. Sevilmemekten, yanlış sevilmekten, eksik sevilmekten, bir omzu olur sanıp duvara yaslanmaktan, bir ışık olur sanıp karanlıkla karşılaşmaktan.
Korkuyorum çünkü biliyorum. Aşk bazen bir gölge gibi gelir; sözcüksüz ama çok hisli. Vardır ama yok gibidir. Bilinir belki ama bazen görmezden gelinir. İnsan o bilinmezlikte bir şeylerin büyüdüğünü sanır; aşkı, sevgisi ve beraberinde büyür ıstırabı. Aynı zamanda aşka inancı da tükeniyordur.
Siz, ısrarla ışığa koşuyorsunuz, siz akıllanmazsınız. Öyle bir heveslisiniz ki, her küçük gülümsemeyi kamyon dolusu umut sanıyorsunuz. Bir adım size bir maraton gibi geliyor. Kanatlarınızla yüksekten bütün mesafeleri kuşbakışı görüp yakın zannediyorsunuz. Kanatlarınızla övünmeyin, pervane gibi yanarsınız, aman diyeyim. Yine de sizi suçlayamam. Siz benim içimdeki yaşama sevincinin son kalıntılarısınız. Belki o yüzden sizi durdurmaya çalışırken bile yumuşacık konuşuyorum. Kıyamıyorum.
Haklısınız, yaş kemale erdi ama gönül… Ah, o gönül hiç yaşlanmıyor işte. Kanatlanmak istiyor, aşk gelsin istiyor. Aşk gelir mi? Gelebilir, geç kalabilir, gelmeyebilir. Gelirse, bunun bir de gitmesi var, o da ayrı mesele. Her aşk gider, aksini umut etmek; biliyorum, siz kelebeklerce bile mümkün değil.
Ben diyorum ki; “Biz kendimizi koruyalım. Bizim bizden başka kimsemiz yok. Bu yüzden size sığınıyorum, rica ediyorum. Aşk enkazımın üstüne yeni bir şantiye kurmayın. Hiç değilse zemin etüdü yapalım önce. Bu tedbir sizi korumak içindir kelebeklerim. Çünkü siz de giderseniz, ben artık ayağa kalkamam.”
Ben kime konuşuyorum sanki? Dinlemiyorsunuz işte. Aklım ne kadar, “Güvenlik ihlali!” diye bağırsa da nafile. Son savunma duvarım da yıkılmak üzere kelebekler, alacağınız olsun. Size yalvarıyorum, ne olur ateşe uçmayın, kırmızıya aldanmayın. Size uymam an meselesi, aşkı ummam, önümde mavi bir umman. Evet tanıyorum bu ânı bir yerlerden. Kırmızının maviyle karşılaştığı; aşkın huzura aldandığı an bu. Aşka düşüyorum. Biri beni durdursun…



