İşte ruhumun o çok kapılı odalardan geçerek bulduğu o yeni gerçeklik:
Prangaların İstilası ve Odaların Sessizliği
Bir zamanlar, kendimi yakmanın adını huzur koyduğum o karanlık dehlizlerde yürürken ruhumun duvarlarına çarpan o yabancı sesi duyuyorum şimdi: “Nasıl izin verdin?”
Nasıl izin verdim bunca yaranın göğsümde bir coğrafya kurmasına? Meğer yıllarca “ben” diye koynumda beslediğim, aynalarda bana bakan o siluet, ben değilmişim. O, başkalarının rüzgârlarıyla dalgalanan bir suymuş sadece.
Bugün, o suyun duruluğu bozuldu. Prangayı çıkardım; demirin soğukluğunu parmaklarımda hissettim ve onu bana bu ağırlığı layık görenlerin yüzlerine doğru savurdum. İçimden onlara iki tokat atmak bile gelmedi; çünkü bilirdim, onlara dokunmak bile kendi tenime yeni bir eziyet, ruhuma yeni bir leke olacaktı. Sadece tükürdüm. İçimdeki tüm o birikmiş, tortulaşmış geçmişi bir çırpıda fırlatıp attım.
Kuralların Ölümü ve Hakikat
Şimdi ruhum, bir deniz fenerinin ışığı kadar net, keskin ve tavizsiz. Hiç bu kadar yakın olmamıştım kendime. Eğer o eski, o emanet “ben” burada olsaydı, titreyen parmaklarıyla ayıbı, günahı, iyiyi ve kötüyü fısıldardı kulaklarıma. Ama hayır! Ne ayıp var artık ne de günah. Yıllarca bir oya gibi, ilmek ilmek işlediğim acılarımın hesabını istiyorum şimdi.
Ne görülmek gibi bir zavallılığım var artık ne de anlaşılmak gibi bir beyhude beklentim.
Tek bir arzum var: Yaralarım huzura ermeli. Ama bu huzur, sessiz bir boyun eğiş değil; ruhumun istediği gibi yangın yeri bir adalet. Ruhumu yakanlar, beni benden koparıp o meçhul odalara hapsedenler öyle bir yanmalı ki onların küllerinden benim yüreğime sönmez bir kor kalmalı. Bu benim miladım. Ben varlığın en çıplak hâliyle sahneye çıkarken, o eski yaralar yokluğun karanlığında erimeli.
Elementlerin Emaneti ve Hakkın Teslimi
Şimdi dönüp bakıyorum o geçilen yollara… Burnumun direği nasıl sızlamış, ciğerim hangi kuytularda dumansız yanmış, yüreğim nasıl bir divane gibi çıkmaz sokakların duvarlarını dövmüş… Görmeli yaralayanlar! Görmeli ve kendi yarattıkları o karanlıkta boğulmalı. Ama ben, o gözyaşlarını yanımda taşımıyorum artık. Onları yağmura, toprağa, rüzgâra ve suya verdim. Doğanın en temiz, en kirlenmemiş köşelerine emanet ettim her bir damlasını.
Bu cümleler göğsümden sökülüp çıkana kadar özümü kaç dar kapıdan, kaç yangın merdiveninden geçirdim, bir ben bilirim. Artık gitmekle de bir derdim yok, kalmakla da. Zamanın o doğrusal, sıkıcı çizgisini kırdım; sadece anda, o muazzam akışın içinde hissettiğim hâliyle yaşamak, ne görkemli bir şeymiş…
Bugüne kadar herkesin hakkını milim milim düşünüp kendi ruhumun hakkını nasıl da hoyratça çiğnediğimi şimdi, şu saniyede tüm çıplaklığıyla hissediyorum.
Fakat bitti. İşit beni ey ruhum, işit beni ey dünya: Sana borçlu olunan o muazzam hakkı, bugün kendi ellerimle sana teslim edeceğim.
Bu yazıyı yazan kadın, kendiyle tanıştığı o sarsıcı anda, bu kelimeleri ruhundan kalemine kesintisiz bir nehir gibi akıttı. Ve zamansız bir niyet fırlattı evrene: Kendi karanlığında kaybolmuş tüm o ruhların, kendilerini bulma yolculuğuna bir pusula olsun diye…



