Kendi kendinizi sabote eder misiniz? Ben çok yapardım. İç sesim konuşmaya, eleştirmeye başladı mı durmak bilmezdi. “Bu yaştan sonra ne yaptığını sanıyorsun ki sen, daha önce aklın nerelerdeydi, neden bu kadar vakit kaybettin? İyi yapamıyorsun zaten, böyle yapacaksan hiç uğraşma…” gibi son derece motive edici cümleler! Bu bakış açısının bana iyi gelmediğini yavaş yavaş fark ettim. Eskiden olsa, yine eleştirel bir tavırla “Bravo, yeni mi fark ettin? Çok geç!” derdim. Şimdi kendime karşı daha şefkatli ve anlayışlı olduğum için, eleştirmek yerine teşekkür ediyorum. İçimde bir şeyi yapmak için kuvvetli bir çağrı hissedersem, bahane üretmeden o çağrıya uygun bir şekilde ilerliyorum ve yolda nereye evrildiğine bakıyorum. Bunu kendime yarattığım bir özgürlük alanı, bir hediye olarak görüyorum.
Birazdan anlatacağım kadın, hayatı boyunca sanat ile aktif bir şekilde uğraşan ama yetmiş yaşında dünya çapında ün kazanan bir kadın. Çok geç demeyen… Bırakmayan, vazgeçmeyen… Deneyen, başarısız olan, buna rağmen devam eden bir kadın. Resim, baskıresim, heykel ve yerleştirme gibi farklı disiplinlerde çalışan Fransız sanatçı Louise Bourgeois.
Bourgeois, 1911 yılında Paris’te doğar. Hâli vakti yerinde bir ailenin kızıdır. Baba, erkek çocuk isteyen, kızlarını kadın kimliği yüzünden hor gören bir adamdır. Anne, sağlık problemleri yaşayan, silik, gölgede kalan bir kadındır. Annesi ile evliyken, babasının İngilizce öğretmeni olan bir kadınla ilişkisi olur ve bu kadın evlerinde yaşar. Annesi bu ilişkiyi bilir ama buna ses çıkarmaz, belki de çıkaramaz. Babasının sevgilisinin evdeki varlığı Bourgeois için çok kafa karıştırıcıdır, çocukluğu bu garip ilişki ağına tanıklıkla geçer. Ailesi, antika halıların tamir edildiği bir atölye işletmektedir. Bourgeois da çocukluğunu bu atölyede geçirir. Sanata ilgisi burada başlar ama üniversitede çok farklı bir alana kayar. Sorbonne’da matematik okur. Okulu bitirdikten sonra sadece sanata odaklanmak istediğini fark eder. Başlangıçta resim ve baskıresim çalışır. Amerikalı bir sanat tarihçisi olan eşi ile Paris’te tanışır, onunla evlenerek New York’a yerleşir. Üç oğlu olur.
Amerika’da yaşarken heykele odaklanmaya başlar. 1982 yılında, Modern Sanat Müzesi’ndeki retrospektif sergide eserlerinin sergilenmesi bir dönüm noktası olur. Yetmiş yaşındadır! Kimin umrunda… Bu tarihten sonra üst üste yaptığı çalışmalarla çağdaş sanat dünyasına tokat gibi çarpar. Doksan sekiz yaşında vefat edene kadar üretmeye, yaratmaya devam eder.
Bourgeois, sanatının akıl sağlığının garantisi olduğunu ve çalışmalarında hayatındaki kayıp bir parçayı aradığını söyler. Kendisini çok didikleyen biridir ve iç dünyasını korkusuzca açar. “Kendimi şeffaf bir ev gibi hissetmeyi seviyorum. Eserlerimde maske yok,” der. Zor bir çocukluk geçirmiştir ve sanatı çocukluğundan getirdiği sorunlarıyla başa çıkma aracı olmuştur. Çalışmalarında, benzer temalar bazen bir gölge gibi, bazen de açık açık kendini gösterir. Yalnızlık, kıskançlık, öfke ve korku. Evlenerek farklı bir ülkeye gidince ve anne olunca zihninde dolanan meselelere yenileri eklenir. Her biri çalışmalarına izlerini bırakır; göçmenlik, aidiyet, kökler, annelik, evliliğin getirdiği sorumluluklar…

Devasa örümcekler, oda büyüklüğündeki hücreler, tellerden sarkan figürler… Her çalışma bilinçdışından getirdiği simgelerle doludur. Örümcek annesini, anneliği simgeler. Bourgeois, “Bir örümceğin ağını zedelerseniz kızmaz, ağı yeniden örmeye başlar ve onarır,” der, aynı kendisi gibi… Örümceklerinden en bilineni, dokuz metre uzunluğundaki dev “Maman”, şu an Guggenheim Bilboa Müzesi girişinde sergileniyor.
Hücreler ise, bir canlının en basit formunu, aynı zamanda da hapishaneyi çağrıştırır. Olduğu yerde sıkışıp kalmış, acı çeken günümüz insanı daha iyi nasıl anlatılır bilemiyorum. Bourgeois, oluşturduğu her bir hücrenin bir insana ait bir korkuyla bağlantılı olduğunu, ayrıca dışarıya bakmanın ve dışarıdan seyredilmenin marazi bir heyecanını yansıttığını söyler.
Çağdaş Fransız edebiyatının genç yazarlarından Edouard Louise, annesini ve annesinin prangalarından kurtuluşunu anlattığı ‘Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri’ kitabında annesinin yaşadıkları ile ilgili “Bir dönüşüm başka dönüşümlere de sebep olur,” diye yazar. Çocukluk travmaları ile beslenen nefretini, sevgiye dönüştürdüğünü söyleyen Louise Bourgeois’in hayatında da dönüşüm dönüşümü doğurmuş. Sanırım her şey, küçük de olsa bir adım atmakla başlıyor.



