Perşembe, Mayıs 28, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Şeker Çantasında Büyüyen Kadın

Beyaz sabun kokan pamuk yorganın ağırlığının verdiği huzurla uyandı o sabah. Diğer günlerden farklı olarak, yüzünde çocukça bir sevinç vardı. Yatağının yanı başında duran siyah rugan ayakkabıların kokusu geldi burnuna.

“Evet… bugün bayram…” diye fısıldadı kendi kendine ve heyecanla fırladı yataktan.

Evde bu sevince ortak olacak bir yüz aradı önce.Sonra yutkundu. Dün gece kırılan vazonun parçalarını görmemek için yere bakmamaya çalışıyordu. Annesinin kırgınlığıyla en azından bugün karşılaşmamak istercesine başka yerlere çeviriyordu yüzünü.

Kardeşleri, geç saate kadar çalıştıkları için hâlâ uyuyor olmalıydı.

“Peki ya babam?” diye geçirdi içinden.

“O beni görünce sevinir…”

Mutfağa doğru koştu.

“Anne günaydın… Bugün bayram…”

Annesinin sesi, sabahın içine sertçe düştü.

“Ne bayramı? Bayram evi böyle mi olur?”

Sanki masadaki ekmek değil de küçük kızın o güne yüklediği anlam parçalanıyordu o an. Kulaklarını kapatmak istedi. Çünkü o gün bayramdı. Ve sadece bir günlüğüne de olsa çocuk kalmak istiyordu.

Kimsenin ne hissettiğini, kimin neye kırıldığını, evin içinde dolaşan o görünmez yükü, düşünmek istemiyordu. Ama aksilik bu ya… İnsan böyle evlerde kendi gündemiyle yaşamaya kalkınca, duyarsızlıkla suçlanıyordu.

“Oh ne âlâ Burcu Hanım… Gel de şu sofrayı hazırlayalım. Baban kızacak yine!”

Evdeki ağırlığı görmezden gelebilme süresi bu kadardı. Diğer kardeşleri gibi onun küçük omuzlarına da yaşına ait olmayan yükler bırakıldı. Bu yük sofra hazırlamak değil, kendini bir kenara koyup ebeveynleri güne hazırlamaktı…

Hemen annesine sarıldı. “Tamam üzülme… Bak ben buradayım. Hemen hallederiz. Hem bugün bayram…”

Annesi o an bıraktı kendini. Sanki uzun zamandır ağlamak için beklediği yer tam da orasıymış gibi…

“Beni kimse anlamıyor… Çok yoruldum… Çok yalnızım…”

Küçük kız boğazına düğümlenen hissi içine gömdü. Daha çok sarıldı annesine, sanki akşam yaşanan krizde annesinin hiç payı yokmuşçasına sildi gözyaşlarını minik elleriyle. Sonra hiçbir şey olmamış gibi neşeyle babasına koştu.

“Babaaa!”

Babası gülümsedi. “Benim güzel kızım… Sen iyi ki varsın.”

Bir anda evin içindeki hava değişiverdi. Babası hiçbir şey olmamış gibi eşinin gönlünü almaya gidiyordu ve küçük kız, yine içinden sessizce aynı cümleyi kuruyordu;

“Ne olur anne… Sen de gül artık, sürmesin…”

Çünkü bugün sıradan bir gün değildi. Bayramdı. Bir süre sonra her şey, halının altına süpürülmüş kırgınlıklarla normale döndü. Ama o küçük beden, o sabah boyunca yeni bir görev daha öğrenmişti. Bir şey ters giderse, kendisini bir yana bırakıp herkesin duygusunu önceden hesap etmek…

Bayram elbisesi bedenine oluyordu belki ama ruhuna fazla küçüktü artık. Aynada kendine baktığında küçük bir kız görüyordu. Ama içinde, sanki yüzyıllardır aynı sınavdan tekrara kalan, yorgun bir ruh vardı. Her defasında biraz daha sessiz ama biraz daha güçlü, biraz daha korkusuz…

Ve farkında olmadan, gelecekte olacağı kadının cümlelerini biriktiriyordu şeker çantasında. Gittikleri evlerde çocuklar şekerlerini ve harçlıklarını sayarken, o başka şeylere bakıyordu. Kadınların ses tonlarına… Annelerin gözlerine… Babaların sözlerine… Çocukların neşesine… Henüz adı konmamış bir dikkatle şunu öğrenmeye çalışıyordu: Nasıl ezilmeyen bir kadın olunur? Nasıl şefkatli bir anne kalınır? Ve insan, kendine zarar vermeyecek bir sevgiyi nasıl seçer?

Yıllar geçti… O küçük kız büyüdü. Ama içindeki o bayram sabahı hiç tam olarak büyümedi. Hâlâ bir şeyler ters gitmesin diye insanların yüzünü okuyordu. Hâlâ bir odanın enerjisini değiştirmenin kendi görevi olduğunu sanıyordu. Birinin sesi düşse içi geriliyor, birinin kırgınlığı karşısında çocukluğu yeniden ayağa kalkıyordu.

Sevgiyi; toparlamak, düzeltmek, kendinden önce başkalarını regüle etmek sandı uzun süre. Bir gün yoruldu. İlk kez kimsenin duygusunu sırtlamadan oturdu bir pencerenin önüne. Sessizlik vardı. Kimse küs değildi. Kimse ağlamıyordu. Kimsenin arasını bulması gerekmiyordu. Ve o sessizlikte fark etti… İçinde yıllardır hiç durmadan çalışan küçük bir kız vardı. Hâlâ bir bayram sabahını kurtarmaya çalışıyordu.

O an ilk kez ona kızmadı. “Abartıyorsun” demedi. “Geçti artık” diye susturmadı. Sadece yanına oturdu. İnsan bazen geçmişini değiştiremiyordu belki… Ama geçmişte alamadığı huzuru, bugün kendine vermeyi öğrenebiliyordu. İşte o gün anladı; bayram her zaman kalabalık sofralar değildi. İnsanının içindeki korkunun dönüşmesiydi.

Ve belki büyümek; günün bayram olmasına gerek kalmadan da kendine huzuru vermeyi seçmekteydi. Kendi içindeki çocuğa, artık korkmadan yaşayabileceği bir dünya hazırlamak…

Bazı çocuklar için asıl bayram buydu belki.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Duygu Geyikoğlu Kaçar
Duygu Geyikoğlu Kaçar
31.05.1984 Bursa doğumlu. Kadın kimliği, aile dinamikleri, duygusal sınırlar ve kendine şefkat temaları üzerine yazmaktadır. Metinlerinde; ilişkiler içinde kaybolmadan var olabilmeyi, “bir arada tutan kadın” rolünden bireysel dengeye geçişi ve içsel farkındalığın dönüştürücü gücünü ele alır. Kırılganlık ile gücün, merhamet ile sınırın birlikte var olabileceğine inanır. Kadınların kendi seslerini bastırmadan ve suçluluk duymadan yaşam alanı kurabilmeleri için yazar. Onun için yazmak; düşünmek, derinleşmek ve kendine yaklaşmaktır.

POPÜLER YAZILAR