Çarşamba, Haziran 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Eksik Güncelleme

Bir tortu bıraktı kalbimde zamansız gidişin. Aslında zamansız bir gidiş olduğunu söylemek çok doğru değil, biliyorum. Sadece fincanın dibine çöken o koyu kahve telvesi gibi, kalbimde ağır tortuydu gidişin. Zamanı geleli çok uzun yıllar olmuştu ama bunu kendime itiraf etmek, uçurumun kenarından boşluğa adım atmak gibiydi. Oysa asıl uçurum, gitmeni istememekmiş. Bunu da her şeyde olduğu gibi çok geç anladım. Çünkü sevgin içimi öyle bir kaplamış, tüm hücrelerime öyle bir yayılmıştı ki, o zamanlar bu esareti gerçek sevgi sanmışım. Meğer o masum görünen sevgi, tüm hayatımı sinsice zehirleyen bir virüsten ibaretmiş.

İlk zamanlar, bedenimi saran bu zehirden asla arınamayacağımı düşünürdüm. Kana karışan, oradan da ruha ulaşan ve ele geçiren bir virüs nasıl yok edilebilirdi ki? Tıpta bir çaresi var mıydı? En sonunda, kalple sürekli zıtlaşan o zavallı beyin bile teslim oldu bu istilaya. Çünkü virüs kalbe girer. Kalp ise, tıpkı görevini itina ile yerine getiren bir memur gibi yaşam sıvısını tüm bedene pompalamakla görevlidir. Fakat ne tezattır ki, bu yaşam sıvısı yavaş yavaş seni bir saatli bombaya çevirir. İşte bu, kendi kendini yok etmenin ilk ve en sinsi adımıdır.

Bize hep sevginin kutsallığını ve iyileştirici güce sahip olduğunu bir masal gibi anlattılar. Ama tehlikeli olabileceğini, insanı hasta da edebileceğini hiç söylemediler. Demek ki bu yüzdenmiş şarkıların en çok ayrılık acısıyla kanaması. Oysa çocukken, o sıcak soba için “Cıssss, elin yanar!” dedikleri gibi, “Cıssss, kalbini koşulsuz bir şekilde görmemiş gibi açarsan ciğerin yanar!” deselerdi, hiçbirimiz bu yangınlarda kavrulup küle dönmezdik. Belki birkaç fire verirdik ama bu kadar büyük bir azınlık olmazdık.

Sevginin tehlikeli bir duruma gelebileceğini bizden gizledikleri yetmezmiş gibi, o küllerden nasıl yeniden doğacağımızı da öğretmediler. Üstelik can havliyle çırpınırken, “Ama sen bunu hak ettin,” diyerek bir kibrit de onlar çaktılar üzerimize. Oysa sevgili büyüğüm, ben bu dünyaya bomboş, sıfır alınmış bir bilgisayar gibi geldim. Belleğime neyi yüklediyseniz, neyi doğru olarak gösterdiyseniz hayatı da o doğrulardan ibaret sandım. Bana körü körüne inanmayı yüklediniz ama kırıldığımda nasıl onaracağımı öğretmediniz. Gerekli güncellemeleri yapmazsanız, eski bir yazılımla bu vahşi hayatta nasıl hatasız yürüyebilirim?

Sevgili hayat, büyüklerimden davacıyım. Beni sana eksik hazırladılar. Bana senin hep masum, hep o pembe ve korunaklı tarafını gösterdiler. Oysa sen, beni ele geçiren o sinsi virüs ile çoktan işbirliği yapmışsın. Meğer ben en başından beri düşmanımla aynı masadaymışım. O zaman senden de davacıyım! Eğer sana doğru yürürken koruma kalkanı ile gezmem gerektiğini bilseydim, en başta alırdım önlemlerimi sana karşı.

İnsanlar bazen “Gelin kaynana gibi didişmeyin,” derler. Kimi zaman dönüp bakıyorum da acaba biz de seninle bir nevi gelin kaynana mıyız hayat? Çünkü en büyük, en amansız kavgalarımı hep seninle ediyorum. Bu didişmenin nerede başladığını, konunun ne ara buraya geldiğini bilmediğim gibi, sonunda nereye varacağını da kestiremedim çok uzun zaman. Bize o kutsal masallarla sevgi adı altında sunduğun bu sistem, bizim en savunmasız, senin ise en acımasızca güçlü olduğun yermiş.

Sonra bir gün, tüm hünerlerini gösterdin bana sevgili hayat. Sevgili diyorum çünkü her şeye rağmen seni çok seviyorum. İşte o an, tıpkı bir gökkuşağı gibiydin. İçinde her renk vardı, bir tek siyahı göremedim. Ne yalan söyleyeyim, sana siyahı zaten hiç yakıştıramazdım. Herkesin bir rengi vardır sonuçta. Ama senin renklerin vardı. O an anladım ki aslında sen, kişi neyi görmek isterse onu yansıtıyordun aynanda. Herkese tam da inandığını, tam da istediğini veriyordun.

Gökyüzünü seyre daldığım bir akşam fark ettim ki, sorun ne sende, ne büyüklerde, ne de sever gibi yapanlardaymış. Hatta sen beni durdurmak için ne çok işaret göndermişsin de ben siyahı seçerek kör olmayı, görmemeyi tercih etmişim. Anlamam için hazır olmamı beklemekten başka çaren kalmamış senin de. En büyük dostun olan zamana yaymışsın her şeyi. Sindirmemi, olgunlaşmamı ve önüme bakabilmemi, ateşi çıkan bebeğinin başında bekleyen anne sabrıyla beklemişsin. Gün gelip de o yanık izlerini fark ettiğimde, yıllar süren bitkisel hayattan uyanmışçasına şaşırdım. Beni o görünmez şefkatle sarıp sarmaladığın ve benden vazgeçmediğin için sana teşekkür ederim hayat.

Böyle bakınca ortada zamansız bir gidiş de yokmuş aslında. Nasıl da tam vaktinde, nasıl da zamanlıymış aslında o gidiş. Çünkü kapının ardında beni bekleyen bambaşka bir hayat varmış. Bir kalbe tutsak olmak, bir kafeste nefes almaya çalışmak değilmiş aslında yaşamak. Bir gün güneşi tekrar teninde hissetmek, kuşların sesini yeniden duymak, sesinin desibelini kontrol etme ihtiyacı duymadan, özgürce ve içten bir şekilde kahkaha atabilmekmiş. Her insanın “iyi ki” dediği deneyimleri vardır bu dünyada. Benim en büyük “iyi ki”m de buymuş meğer. İyi ki gitmişsin bu kalpten. Bir zamanlar canımı yakan o tortunun kalıntılarıyla yaşamanın manası olmadığı gibi gereği de yokmuş. Çünkü şimdi biliyorum ki, birazcık su tutunca o kapkara telveler zaten akıp gidiyormuş.

Gizem Karadereli
Gizem Karadereli
Yaklaşık on beş yıl özel sektörde çalıştıktan sonra, içsel bir yolculuğa çıktı. Bu yolculukta yalnızca kendine değil, dokunabildiği herkese ışık olmayı amaçladı. Kişisel gelişim alanında aldığı eğitimlerle yaşam koçluğuna yöneldi. Farklı alanlardaki çalışmalarına devam ederken, kadınların sesine güç katmak için de yola çıktı. Şimdi, deneyimlerini ve yol arkadaşlığını “Çünkü Kadınız” çatısı altında paylaşıyor.

POPÜLER YAZILAR