Yoldan çıkmak, yola gelmek, yolda olmak. Atalarımız ne demiş; “Kervan yolda düzülür.” Yola çıkıldıkça eksiler görülür… Şimdilerde an’da olmak da bir nevi bu düsturu destekliyor.
Geçtiğimiz tüm anlardan filtre ettiğimizde aklımızda kalan, kafamıza takılan pek çok detayla, kalbimizde karar vererek devam ederiz. Bir adım sonrasında ne hissedeceğinizi bilemesek de adı “HAYAT” işte.
Aslında hep biriktirdiklerimizle ilerleriz. Yeni bir yere alışırken, yeni biriyle tanışırken kalp ile beyin arasındaki muhakeme yanımıza alacaklarımızı, yolda indireceklerimizi belirlemez mi?
Güvenli alandan dış dünyaya bakmak ne hoş; cam evden, konforlu yaşamdan dışarıdaki hayata bakmak olarak düşünmüşümdür. Ama evren güvenli alanda olanı, bilmediği şeyleri deneyimlesin diye vakti geldiğinde konfor alanından çıkartır bir sebepten değişime doğru.
Çok okuyan mı, çok gezen mi bilir? Neden seyahat edenler yollarda olurlar ve bundan aşırı keyif de alırlar? Değişik iklimler, uzun yollar, gözlemler, deneyimler, her adımda evrilen insanlar… İnsanın kanatları özgürlük ve bundan alınan haz, hayat gustosu… Güzel şeyler yaratır, yerden yeni programlar tasarlarken duyulan heyecan ne tarifsizdir. Gezginler iyi bilir. Her gidilen destinasyondan sayısız fotoğraf, yeni dostluklar ve bazen de anılarda yerleşen tortular kalır.
Bir de “mış gibi” kazınanlar vardır. Hayatın içinden geçerken bizi büyüten, yılların dibine çökmüş anılar vardır. Kırgınlıklar, özlemler, yarım kalmış cümleler… Ne zaman, nerede hem de bir anda nasıl da çıkıverir, üşüşürler beynimize… İnsan unuttuğunu sanırdı ama her detayı nasıl da canlanırdı kalpte, beyinde. Bazen uzaklara dalan, ağlayan göz olurlar bazen de hasret dolu bir mimik, gülücük ve kahkaha… Her role sokabilen o etki ne müthiş bir kader kaydı. Başa sarabilmek, hiç unutamamak o yaşanan an’a ışınlanmak. Demek ki zaman bazı şeyleri silmiyordu.
Sadece dibe çöktürüyordu. Anların bir anda çıkmak gibi özellikleri var dediğim, o yerde de sürpriz yumurtadan fırlar gibi enseliyor ve şaşırtıyordu da ayrıca.
O hafızandaki parfüm kokusunu bir anda onca kalabalığın içinde duyan, kal gelen gözleriyle “Burada mı acaba?” diye arayanlar iyi bilirler zamansızlığın an’da nasıl gerçekleştiğini.
Ya da kaybettiğin bir arkadaşınla geçirdiğin mekânlardaki hâllerini, oturulan masadaki o kahkahaları, sırları nasıl unutabilir ki insan… Unutulmaz. Sessizce uyusalar da uyanır, o su alt üst olur, tortular suya karışır…
Tüm bu yollarda çaba hep kendini bulmaya çıkar. Yoldan çıkmayan patikaları, virajları, minik köyleri, güneş batımını nasıl görebilirler? Yoldan çıkmayan henüz tanışmadığı kendiyle nasıl tanışsın… Kaybolmadan kendini bulamayacağını bilmeyen güvenli alanında aynı geçen zamanlarda kendini bulamaz. Tecrübeyle sabittir. Hayat cesurları destekler, nettir.
Yaraları aynı olan insanların lisanlarını severim. Ne kıymetlidir o yaralar. Acımadan, gerçekle yüzleşmeden, pişmeden yeni kendimize evrilmek mümkün değil… Yazamadığımız, deneyimlemediğimiz hiçbir duyguyu hissetmeden anlayamayız. Herkes kendi hikâyesinin başrolüdür. Göze aldığınız tüm cesaretlerimize teşekkürler, iyi ki yaşadık hepsini.
Günün sonunda tortularımızla birlikte yolculuğumuza devam ediyoruz. Mesela mevsimlerden yine yaz. Kısa da olsa yaz hep karpuz, kiraz, deniz, güneş yanığı ve eğlence değil midir? Kişisel hatıralar hatta ismi bile var. YAZ AŞKI ama kısa sürer yaz gibi. Ufak bir gülücük hissetmeyen hiçbir yüz yoktur sanırım okuyanlar arasında. Umarım çoğumuz da yaşamışızdır. İşte yine suyu bulandırdım, ben bir sürü tortuyu tetikledim. Ama olsun gülen gözlerime sağlık, yenilerine ve yeni hikâyelerime. İyi yazlar.



