Cumartesi, Kasım 22, 2025

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Zindan mı Kale mi?

Ben Havin. Uzak bir diyarda, küçük bir köyde yaşıyorum. Kışları yolların karla kapandığı, baharın geç geldiği, sisli dağlara bakan bir köyde evimiz. Doğubeyazıt’ın Gölyüzü köyü burası. Sırtımızı Ağrı Dağına yaslamışız. Evimizin pencerelerinden göl görünüyor. Yirmi yıllık ömrümde hep uzaktan izledim o gölü.

Çok isterdim kıyısına varmak, elimi serin suyuna bulamak ancak bizim buralarda kadınlar öyle aklına estiği gibi dolanamıyor kırlarda, dağlarda. Babamın evindeyken de dolanamazdım. On beşimde gelin geldiğim kaynanamın evinden de çıkamam. Çocukken kendimi ev görünümlü kaleye hapsedilmiş Rapunzel gibi düşlerdim. Ancak yaşadığım hayatın masalla uzaktan yakından ilgisi yoktu. Evlendikten sonra fark ettim ki bu köyde her ev, içinde yaşayan kadınları hapseden birer kale.

Ev, sadece taş, tuğla, çatı değil bizim buralarda; hem koruyan, kollayan bir kale, hem de zincirlerle örülmüş bir zindan. Dışarısı erkeğe, içerisi kadına ait. Babamın, ağalarımın, kocamın sokağı, meydanı, kahvesi, fabrikası var; benim gibilerin mutfağı, yatak odası, salonu var. En iyi ihtimalle, belki bir balkonu ya da bir bahçesi. Sanki cetvelle çizilmiş bu sınırlar, yüzyıllar öncesinden gelen kurallar var. Buralarda her doğan bebe erkekse ailesini sevindirir, kızsa bu kuralları baştan kabul etmiş sayılır. Çünkü onlar bizim kimliğimizin, varoluşumuzun, hatta kaderimizin adıdır.

Son zamanlarda hani diyorlar ya, “Doğduğun ev kaderindir,” diye. Tam olarak öyle değilse bile; yaşadığımız coğrafya kesinlikle kaderimize etki ediyor. Misal, bizim buradaki kadınlara evlerini sorsanız, güvenli bir liman olarak tarif edebilirler. Dışarının karmaşasından uzak, kapısını kapattıklarında huzur buldukları bir yer. Mutluluğu yaşadığımız, güvende hissettiğimiz yuva. Ancak dışı sizi, içi bizi… Kapısını kapatabiliriz evlerimizin, içinde mutlu, huzurlu olabiliriz amma velakin kapısını özgürce açıp dışarı çıkamayız. Yanımızda bir erkek olmadan çarşıya gidemeyiz. Beylerimizden izin almadan pazara bile gidemeyiz.

Hiç düşündünüz mü? Aynı ev nasıl olur da hem kale hem de zindan olabilir diye. Ben kendimi bildim bileli düşünürüm. Çok küçükken bile, geceleri döşeğe uzandığımda Gölyüzü Gölü’nü hayal ederdim. Elimi uzatsam dokunabilecek kadar yakınken neden kıyısında abilerim gibi koşup oynayamadığımı, uçurtma uçuramadığımı, kışları kartopu savaşı yapamadığımı. Düşüne düşüne buldum soruların cevaplarını.

Önce anama baktım. O da benim gibi yaşamış ömrünü. Kapı dışarı çıkamadan, dört duvar arasında. Sonra onun anasını düşündüm. ‘Ballı Nine’ derlerdi ona ahali çünkü ağzından bal damlardı. Hele anlattığı masallar, tüm köyün çocuklarının yegâne eğlencesiydi. Rapunzel’i de ilk ondan duymuştum. Bizleri, yani torunlarını, köyün çocuklarını etrafına toplar, eski zaman masalları anlatırdı. O masallarda, babalar, kocalar işe, tarlaya gider, çalışır, eve ekmek getirir; anneler de evde çocuklara bakar, yemek yapardı. Sonra, “Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine,” diyerek masalını noktalardı. Masallarda bile mutluluk ancak bu görev tanımına uymakla mümkün olurdu.

“Kadının yeri evidir,” cümlesi, o günlerden bugüne uzanan güçlü bir yemin gibiydi. “Kız kısmı öyle paldır küldür koşmaz. Kız kısmı öyle ağzını açıp gülmez. Kız kısmı öyle her lafa girmez. Sonra el alem ne der? Kötü gözle bakarlar size. Aman ha! Sakın el yanında pervasızlık yapmayın.” Bunlar ninemin ezberlediğim nasihatleriydi.

Bizim buralarda din, “namus” kisvesi altında baskısını yaparken, “Annelik kutsaldır,” lafı hepimizin görevini belirler. Ağalarımız, babalarımız eve getirdikleri ekmekle övünür, alkışlanırken bizler, evin içinde görünmeyen emeğimizle hem aileyi hem yuvayı ayakta tutarız. Kalenin taşlarını erkekler taşısa da harcını biz kararız. Biz o evleri çiçek bahçesine döndürürken erkeklerimiz de camlarına kapılarına dikenli teller örerler. Bunun nedeni, nasılı hep zihnimde yankılanır. Neden kadınlar hep kontrol altında tutulmak istenir? Neden korkulur bu kadar kadınlardan? Neden eve hapsedilmek istenir kadınlar ve kız çocukları? Koruma içgüdüsü mü yoksa aidiyet bilinci mi? “Benim karım,” “Benim kızım,” “Benim namusum,” Asıl korkulan kadınların namuslarının kirlenmesiyse erkeklerin bunda hiç payı yok mu? Kadın namusunu taşa, toprağa, çamura bulayıp kirletmediğine göre, erkekler neden o kale görünümlü zindanlara hapsedilmez de başı boş bırakılır?

Geçenlerde bir akşam beyime çay servisi yaparken kulak misafiri oldum, akşam haberlerinde bir büyüğümüz şöyle söyledi kameralara; “Kadınlarımızın evdeki rolü, “toplumsal düzen” için vazgeçilmezimizdir. Ailenin temeli kadındır. Onlar bizim kıymetlilerimizdir.” Yine bir soru takıldı aklıma duyduklarımdan sonra. O zaman neden öldürülüyoruz? Bu kadar kıymetliysek üzerimize toprak atılmak, başımıza bir kurşun sıkılmak, kemiklerimiz kırılmak yerine değer görmemiz gerekmez mi? Elbet bu soruları kimselere soramam, ağzımı açamam. Ne haddime, elin diline düşeriz alimallah. Hoş, sorsam da kim ne cevap verir, bilemiyorum. Muhtemelen kocam kemiklerimle ilgilenir, babam ahlakımı terbiye edemediği için anamın kemikleriyle haşır neşir olur. Abilerim duyarsa önlem almak için yengelerimi sindirmek isterler. Kayınlarımsa bu düşüncelerle bebelerime iyi bir anne olamayacağımı düşünebilirler. Bir daha onların yakınına yaklaşamam, tıpkı gölün yakınına yaklaşamadığım gibi. Onları da ancak uzaktan izlerim, zindanımdan.

İyi ki insanlar kendi kendilerine, içerinden konuşabiliyor, soru sorabiliyorlar. Yoksa ben o kadar yalnız olurdum ki. Benim bey akşam gelir işten. Canı tek kelam etmek istemez, televizyonun kumandasını alır eline, nerede demirlemek isterse… Hâlimi, hatırımı, hüznümü, kaygımı görmez bile. Demiştim ya kışlar soğuk geçer buralarda. Daha yazdan kapı önüne yığarız odunları. İşte o odunlardan bile daha az hissederim değerimi. Odunlara bir şey olsa, koca kış perişan oluruz. Bana bir şey olsa, kocam kırkımı bekler mi bilmem, kaynanam ona bir tazecik hemen bulur. Bebelere kendi bakacak hâli yok ya.

Bu ev benim hem zindanım hem kalem, duvarlar kuşatmış nefeslerimi. Bu kadar soru sorduğuma, aklıma taktığıma da bakmayın. Aslında sabahın kuşluk vaktinden akşamın kör karanlığına kadar işim bitmez. Yap, et, sil, süpür, pişir, düşür… Kışlardan bahsettim hep, yazların boynu bükük kaldı. Ne yakar o güneş, tahmin edemezsiniz. Onca işin arasında tüm gün bir su dökünmeye dahi vaktim olmaz. Ne zaman ki el ayak çekilir, herkes uykuya kavuşur, ancak o zaman bir tas su dökebilirim başımdan aşağı. Evlenmeden önce saçlarım belimden aşağı dalgalanırdı Ballı nenemin Rapunzel’indeki gibi. Bebelerden sonra evdeki makasla kesiverdim. Kim uğraşacak taramasıyla, örmesiyle…

Geçenlerde yeni komşu Halime çaldı kapımı. “Kahveye buyur gel,” dedi. Benimkinden izin almadan burnumu evden çıkarmak ne mümkün. “Gel komşum burada içelim,” dedim. Meğer evden onu da başka eve bırakmazlarmış. Oysaki ne kadar isterdim iki kelam edelim, biraz olsun dertleşelim, dökelim içimizi, rahat bir nefes alalım. Ne edersin kader, kısmet olmadı.

Yine şimdi bu iyi hâlim. O meşhur salgın hastalık zamanı benimki hep evdeydi. Kaynanam, kayınbabam, görümceler… Evde oturmaktan bunalan bana çatardı. Köyde cinnet geçiren, alkole dadanan kocaların dedikoduları dolanırdı. Neyse ki ben bedenen bir zarar zeval almadım, ruhum mu? Onu tüketeli çok oldu.

Aslında akıllı kadınımdır. Beni salsalardı, okuyup öğretmen olmak isterdim. Ben küçükken bizim köye bir Filiz Öğretmen gelmişti. Elbet benim öğretmenim değildi. Abilerim anlatırdı, “Şöyle ilgili, böyle sevecen,” diye. Bir defasında büyük ağam kabakulak olmuştu. Filiz Öğretmen de merak edip bizim eve gelmişti. O zaman görmüştüm onu. Çok özenmiştim amma ne çare. Okulun kapısının önünden bile geçmeme izin vermezlerdi. Ah verselerdi, ah bir fırsatım olsaydı.

Misal ben kendi kendime okumayı, yazmayı söktüm. Ev işlerinin kara kuyusuna düşmeden önce elime ne geçse okurdum. Ortanca ağamın bir kitabı vardı, ismi “Sinekli Bakkal”dı. İki günde okuyup bitirmiştim de ağam ödevini bana yaptırmıştı. Orada bir Rabia vardı. Anası imam kızı, babası Karagöz oynatıcısı. Rabia Sinekli Bakkal Sokağında dini eğitim almıştı. Güzel sesiyle mahallede mevlitler, ilahiler okurdu. Sonra Peregrini çıkmıştı karşısına. Ne savaş vermişlerdi aşkları uğruna. Ben de Rabia gibi olmak isterdim. Ben de aşkı tatmak, ‘el alem’e karşı dimdik durmak, kendi savaşımı verip kazanmak isterdim. O kitaptan öğrendiğim bir kadının, evin dışına taşarak, sesini yükselterek zincirleri kırabileceğiydi. Mücadeleyle her şeyin mümkün olabileceğinin kanıtı gibiydi. Rabia’nın da çevresini saran sınırlar vardı. Mahallesi, dedesi, annesi… Ancak o, eve sığmamıştı, bu evin küçüklüğünden değil; belki de Rabia’nın düşüncelerinin, hayallerinin büyüklüğündedi.

Heyhat yine kader. Benim de hayallerim, isteklerim vardı var olmasına fakat sustum. Öyle gerekliydi, öyle yaptım. Bir şarkı var, mutlaka bilirsiniz; “Bu devran hep böyle sürüp gitmez ki,” diye. Ben kendimi zorla da olsa eve sığdırdım. Bu kale görünümlü zindanda yaşamaya alıştım ama ne olursa olsun, kim ne derse desin kızlarımı okutmaya kararlıyım. Benimkine evlenirken tek şartım buydu. İki kızım var, henüz küçükler ama büyüdüklerinde okuyup bu taş duvarları aşacaklar. Ben onlar için gerekirse bu zindanın dikenli tellerini ellerimle sökeceğim, gerekirse bu kaleyi yerle bir edeceğim. Benim kızlarım okuyacak. Benim kızlarım eve sığmayacak.

Damla İzal
Damla İzal
Başta İTÜ olmak üzere çeşitli üniversitelerde lisans ve yüksek lisans eğitimlerini tamamladı. Halen Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrenci. Turizm, sağlık, pazarlama sektörlerinde çalıştı. Kolektif kitaplarda ve dergilerde yazıları yayımlandı. “Oyuncak Tabanca” isimli öyküsüyle Zehirli Kalem Öykü Yarışmasında üçüncü oldu. Yazarlık ve editörlük yapmaktadır.

POPÜLER YAZILAR