“Kibritçi Kız”a İthafen…
Kar olanca hızıyla yağıyordu. Penceredeki delikleri çul, çaputla kapattıkları bu derme çatma evde, dışarısının soğuğu olduğu gibi içeride hissediliyordu. Ellerini nefesiyle ısıtıp camdan dışarıyı seyreden küçük kız, heyecanını belli etmemek için babasıyla göz göze gelmemeye gayret ediyordu. Bulduğu her fırsatta onu dövmeye kalkan bu adama bahane vermeyi hiç istemiyordu. Zaten ninesi öldüğünden beri kızın hayatında huzur denen şey de kalmamıştı. Acımasız babası, günlerdir yağan karlı havaya inat, arkadaşının ona kakaladığı kalitesiz mumları satması için kızını caddeye gönderiyor, “Bu mumlar bitmeden gelmek yok!” diye de tehdit ediyordu.
İlk gün hiç satış yapamadan döndü. Babası, “Bu kalitesiz mumları kim alır ki?” diye sorduğu için kızı bayağı bir hırpalamıştı. Oysa küçük kız, babasına para kazandıracak fikirleri olduğunu söylemek istemiş ama adam, “Bu gece dışarıda yatacaksın,” diyerek kızı kapının önüne atmıştı. “Evden daha soğuk değil,” diye düşünmüştü küçük kız, sokak köpeklerinden biri yanına gelip arkadaşlık ettiğinde, daha da memnun olmuştu evde olmadığına.
O gece çok düşünmüş, hayaller kurmuştu. Ninesinin, onu babasının elinden kurtarırken, “Bu küçük kız senden çok daha akıllı,” diye kızdığı zamanları hatırlamıştı. Onu çok özlüyordu. Yılbaşı gecesi için plan yapmaya başladı. Eğer işler istediği gibi giderse, babasından da bu hayattan da kurtulacaktı. Planlarını kendine saklamaya karar verip, arkadaşı köpeğe sarılarak geceyi ısınarak geçirdi. Ertesi gün ve sonraki günler, babası caddeye yollamaya devam etti küçük kızı. Bütün gece beklese de bir ya da iki mumdan fazla satamadan eve dönüyordu zavallı kız. Babası bağırıp çağırsa da arkadaşı tarafından kandırıldığını fark ettiğinden, çok üstüne gitmiyordu kızının. Zaten bakımsız ve zayıf kızı biraz daha hırpalasa elinde kalacağından korkmuştu.
Ve beklenen gün geldi. Küçük kız, eski kıyafetlerini ve ninesinin yamadığı hırkasını giymişti. Kendisi bu kadar çelimsiz görünmesine rağmen, şahane görünen sapsarı ve parlak saçlarını, ninesinin beyaz sedefli fırçasıyla tarayıp kabartmıştı. Fırçayı cebine koydu, yanına sadece onu alacaktı. Babası görünürde yoktu, “Arkadaşlarıyla erkenden içmeye gitmiştir,” diye düşündü. Ayakkabısının tabanındaki delik kısımlara biraz çul sokuşturarak kapattı ve yılbaşı günü hayallerine kavuşmanın heyecanıyla kalbinin gümbürtüsü eşliğinde evden çıktı.
Kar henüz bastırmadan, planladığı gibi yılbaşı günü açık olduğunu bildiği kuaföre gitti. Beline gelen güzelim saçlarını, kısacık kestirip, kuaföre peruk yapması için sattı. Aldığı paranın bir kısmını ayırdı, kalan kısmıyla elektrik malzemeleri satan dükkana gitti. Bazı evlerin camlarında gördüğü pilli, renkli lambalardan aldı. Babasına, mum yerine bunlardan satalım demeye kalktığı gün yediği dayağı hatırladı. O kadar heyecanlıydı ki, o günü de anılarındaki diğer günlerin yanına yolladı. İnsanların en yoğun olduğu köşe başına gidip yere serdiği kartonun üstündeki ışıkları tek tek yaktı ve tıpkı yılbaşı ağacı gibi rengarenk harika bir görüntü oluşturdu.
Bir iki saate kalmadan bütün lambaları sattı. Düşündüğünden bile fazla para kazanmıştı. Önce karnını güzelce doyurdu. Yanına biraz da yolluk alarak istasyona gitti. Ninesinin evlenmeden önce yaşadığı ve iyi insanların olduğunu söylediği kasabaya bir tren bileti aldı. Hava kararana kadar istasyondan ayrılmadı. Hareket vakti gelince, trenin penceresinden son kez kasabaya baktı. Bu kasaba ona artık yabancıydı. Sadece ninesini özleyeceğini biliyordu ama o zaten hep onunla beraberdi. Cebindeki fırçanın sedef kaplamasına sevgiyle dokundu ve trenin hareketiyle beraber, küçük kız da yeni hayatına doğru heyecanlı bir yolculuğa başladı…



