Annem buna “bahar temizliği” derdi. Takvimde yazan bahardan değil, evin içine gelen bahardan söz ederdi. Pencereler sonuna kadar açılırdı. İçeriye deterjan kokusu, rüzgâr ve kuş sesleri dolardı.
Perdeler makinede dönerken halılar balkona çıkar, radyoda mutlaka eski bir şarkı çalardı. Sıra dolaplara geldiğinde evin ritmi değişirdi. Kapaklar ardına kadar açılırdı. Kıyafetler yatağın üzerine tek tek serilirdi. Annem her askıyı nemli bir bezle silerdi. Mont ceplerinden çıkan bozuk paraları, market fişlerini, yıllardır kayıp sandığımız saç tokalarını küçük bir tabağa dizerdi. Sonra dolabın kapağını açık bırakır, birkaç adım geriye çekilip yaptığı işe bakardı. Tam o sırada her yıl aynı cümleyi söylerdi.
“Yer aç ki yenisi gelsin.”
Ben o sözü yıllarca yalnızca dolap için sanmıştım. Aradan yıllar geçti. Şimdi ben de yılda birkaç kez dolabımı mutlaka düzenliyorum. Mevsim değişince. Bayramdan önce. Uzun bir yolculuktan dönünce. Bazen de ortada hiçbir sebep yokken… Çünkü insanın bazı dağınıklıkları yalnızca dolapta düzeltebildiği günler oluyor.
Dolabın kapağını açtım. Her şey yerli yerindeydi. Solda ceketler. Yanlarında gömlekler. Sağ tarafta elbiseler. En sonda krem rengi trençkot. Üst rafta yalnızca bir kez kullandığım çanta. Yanında neredeyse dolu sayılabilecek bir parfüm. Bir köşede altın yaldızlı fincan. Gözüm en son ortaya takıldı. Tek bir ahşap askı.
Diğerlerinden farklıydı. İnce ince oyulmuştu. Ahşabı yıllara rağmen pürüzsüzdü. Elime aldım. Avucumun içinde yavaşça çevirdim. Üzerine ne asmayı düşünmüştüm? Siyah bir kaban mı? İpek bir gömlek mi? Krem rengi bir trençkot mu? Hiçbirini hatırlayamadım. Biraz daha düşününce fark ettim. Hatırlayacak bir anı yoktu. O askıda hiç kıyafet olmamıştı.
Eskiden mağazalarda uzun vakit geçirirdim. Beğendiğim kıyafeti alıp kabine girerdim. Aynanın karşısında dönerdim. Omzunu düzeltirdim. Kolunu kıvırırdım. Yakası nasıl duruyor diye bakardım. Sonra usulca çıkarırdım. “Şimdilik kalsın.” Satış danışmanları bu cümleyi günde kaç kez duyuyordur acaba?
Bir kış siyah bir palto denemiştim. Omuzları tam olmuştu. Boyu dizimin biraz altındaydı. Kabinden çıkınca satış danışmanı gülümsedi. “Çok yakıştı.”
Ben de aynaya baktım. Aynadaki kadını uzun uzun inceledim. Kasaya kadar yürüdüm. Kartımı cüzdanımdan çıkardım. Sonra etikete baktım. Bir kez daha aynaya. “Biraz düşüneyim,” dedim.
“İsterseniz ayıralım.”
“Yok. Sonra gelirim.”
Kapıdan çıkarken dönüp vitrine son bir kez baktım. Palto askıda kaldı. Ben de.
Dolabı toplamaya devam ettim. Parfüm şişesini elime aldım. Kapağını açtım. Kokusu hiç değişmemişti. Şişesi ise neredeyse doluydu. Altın yaldızlı fincanı raftan indirdim. Kenarındaki desen hâlâ ışığı aynı yerden yakalıyordu. Bir kez bile misafir için masa kurmadığımı fark ettim.
Dolaptan beyaz gömleği çıkardım. Ütülüydü. Kat izi bile bozulmamıştı. Yakası ilk günkü sertliğini koruyordu. Bir süre elimde tuttum. Sonra yeniden askısına astım. Dolabın içinde eskimeyen şeyler vardı. Askıyı yerine asacakken durdum. Birden annemin elleri geldi aklıma. Dolap toplarken hiçbir askıyı boş bırakmazdı.
“Boş kalmasın,” derdi.
Eline ne geçerse asardı. Eski bir hırka. Ütülü bir gömlek. İnce bir yelek. Boş askıyı sevmezdi. Ben ise yıllardır ortada tek bir askıyı boş bırakıyordum. Ne zamandan beri oradaydı, bilmiyordum. Ne için ayrılmıştı, onu da. Belki hiçbir şey için. Belki de tam bu yüzden. Dolabı kapattım. Sonra yeniden açtım. Her şey yine aynı yerdeydi. Solda ceketler. Yanlarında gömlekler. Sağ tarafta elbiseler. Üst rafta çanta. Yanında parfüm. Bir köşede altın yaldızlı fincan. Ortadaysa ahşap askı.
Ertesi sabah hazırlanırken dolabın önünde uzun uzun durmadım. Beyaz gömleği giydim. Parfümü sıktım. Kahvemi altın yaldızlı fincana doldurdum. Evden çıkarken dolabın kapağını usulca kapattım. Annemin sesi yine mutfaktan gelir gibi oldu.
“Yer aç ki yenisi gelsin.”
Bu kez dönüp dolabı açmadım.



