Perşembe, Haziran 25, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Ayıp Olmasın Masaları

Kusursuz Görünen Masaların Ardında Kalan Yüzler

Geçmişten günümüze kadar süren “ayıp olmasın” arkadaşlıklarının en gösterişli sahnesi, çoğu zaman kalabalık sofralar oldu. Yılda yalnızca birkaç kez açılan ağır ahşap vitrinlerin içindeki porselenler, kristal bardaklar ve altın yaldızlı tabaklar özenle çıkarılır; üzerlerine sinmiş tozlar aceleyle silinir. Hepsi, kusursuzluk görüntüsünü tamamlamak için masadaki yerlerini almaya hazırlanır. Çünkü bazı evlerde sofralar yalnızca yemek yemek için kurulmaz; bir düzeni, bir itibarı ve yıllardır sürdürülen o sessiz ama gösterişli uyumu korumak için hazırlanır.

Masaya yerleşen her nesne sanki görünmez bir role sahiptir. Çatalların tabaklara aynı ritimle değmesi, bardakların aynı anda havaya kalkması, olması gerekenden uzun süren kahkahalar…

Dışarıdan bakıldığında sıcak ve kusursuz görünen o tablo, yakından incelendiğinde insanın içine garip bir sıkışmışlık bırakır. Çünkü o kahkahaların çoğu gerçekten mutlu olmaktan değil, sessizlik büyümesin diye atılır.

Konuşmalar çoğu zaman düşüncelerden değil, alışkanlıklardan doğar. Kim hangi cümlede başını sallayacak, kim kimi onaylayacak, kim hangi konuda susacak; hepsi önceden belirlenmiş gibidir. O roller mutlaka korunmalıdır ki yıllardır süren o ihtişamlı düzen bozulmasın. Hele biri kendi fikrini söylediğinde, masanın havası bir anda değişiverir.

Önce kısa bir sessizlik olur. Sonra bakışlar. Ardından masanın altından atılan küçük bir çimdik ya da fısıltıyla söylenen aynı cümleler duyulur;
“Aman ayıp olacak.”
“Boş ver.”
“İdare et.”
“Şimdi sırası değil.”

Kimsenin rolünden taşmaması, o kusursuz görüntünün zarar görmemesi için görünmez bir mücadele başlar. Bazen de konuşulan konudan memnun olmayan ev sahibi, kahkahaların ardına saklanmaya çalışsa da yüzündeki memnuniyetsizlik her şeyi ele verir. İşte tam o an, yıllardır dikkatle korunan düzenin aslında ne kadar kırılgan olduğu ortaya çıkar.

Ayıp olmasın masalarında herkes birbirini yıllardır tanır ama kimse kimseyi gerçekten duymaz. İnsanlar çoğu zaman söylenen cümlelere değil, korunması gereken huzur görüntüsüne odaklanır. Belki de bu yüzden o sofralarda kimse gerçekten rahat oturamaz. Herkes kendi cümlesini tartarak konuşur; yanlış yere konulmuş bir çatal, eksik söylenmiş bir teşekkür ya da fazla dürüst bir cümle bütün düzeni bozacakmış gibi davranılır.

Bazı insanlar da böyledir. Kendileri her sözü rahatlıkla söylerken karşılarındaki kişinin en ufak itirazını bile saygısızlık olarak görürler. Kendi ağırlıklarıyla başkalarını bastırmaya alışmış o kibirli seslerin arasında, kırılgan olanın konuşmasına pek izin verilmez.

Böylece yıllarca aynı cümleler masaların etrafında dolaşmaya devam eder. İnsanlar birbirlerini kırmamak için değil, düzen bozulmasın diye susar. Sustukça da o ağır hava yavaş yavaş her şeyin içine siner.

Üstelik işin bir de gösteriş tarafı vardır. O büyük sofralara yerleştirilen şık tabaklar, yalnızca misafir geldiğinde kullanılan çatallar, masanın ortasında duran gösterişli süsler… Hepsi biraz aynı hissi taşır. Gerçek olmaktan çok, kusursuz görünmeye çalışan bir düzenin parçası gibidirler. Tıpkı o masalarda oturan insanlar gibi.

Bazı yüzler sürekli gülümser ama gözleri aynı sıcaklığı taşımaz. Bazı insanlar her sözü rahatlıkla söylerken karşısındaki kişinin en küçük itirazını bile tehdit gibi algılar. Kendilerini her tartışmanın üstünde tutmaya çalışan o kırılgan kibir, masanın üzerindeki ince cam bardaklar kadar hassastır aslında.

Gece bittiğinde sandalyeler yerine çekilir, tabaklar toplanır, vitrin için saklanan o gösterişli porselenler yeniden sessizliğe kaldırılır. Misafirler gitmiştir ama bazı akşamlar insanın üstünden kolay kolay çıkmaz. Özellikle de herkesin birbirine ne kadar yakın görünüp aslında ne kadar uzak olduğunu fark ettiği anlar…

Geriye, kristal bardakların dibinde unutulmuş soğuk çay lekeleri gibi görünmeyen bir ağırlık kalır. Yıkamakla, ovalamakla geçmeyen, ilişkilerin dibinde biriken o ağır, ikiyüzlü tortu…




Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Nilden İçağasıoğlu
Nilden İçağasıoğlu
İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema mezunu olarak; içerik üretimi, yaratıcı yazarlık ve sözlü anlatım alanlarında çeşitli eğitimler aldı. Masal anlatıcılığı, senaryo yazarlığı, yetişkin ve çocuk odaklı hikâye yazımı ve dijital iletişim konularında deneyimli. Toplumsal konulara duyarlı, özgün içerikler üretmeye önem veriyor. Kadın hikâyeleri, sokak hayvanları, çocuklar ve görünür olmayan hayatlara dair temalara, çalışmalara odaklanıyor. Toplumun her kesimini kapsayan hikâyeler üretmeyi ve anlatının dönüştürücü gücüne alan açmayı önemsiyor.

POPÜLER YAZILAR