Pazartesi, Ağustos 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Toz ve Çaba

Boylu boyunca uzandığı kumların üzerinden doğrulurken sırtına yapışan kum tanelerini silkeledi. Ne garipti… Toz, kum, incecik parçacıklar. Nereye gitse peşini bırakmıyordu. Rüzgârla havalanıyor, eşyalarına siniyor, aynaların üzerine çöküyor, masaların üstünde sessizce birikiyordu. Yıllardır yalnızca evine değil, zihnine de aynı sessizlikte çöken görünmez bir toz tabakası vardı sanki. Ne kadar silmeye çalışsa da yine hayatında var oluyordu.

Denizden çıkınca kurulandığı havlusunu yere serip üzerine uzanmıştı, güneşlendiği sırada havlusu da bedeni gibi sıcaktan kavrulmuştu. Bacaklarının üzerindeki sinek ısırığı gibi olan hisle doğruldu, güneş kremi sürmediği bacaklarının üst kısımları ıstakoz misali kızarmıştı. “Eyvah diye diye mırıldandı, bu gece bacaklarımın sızlaması beni uyutmayacak, çantama attığım yanık kremini süreyim de acısı azalsın bari.” O sırada kumlara gömülmüş parmak arası terliklerini ayağına geçirince, kumların arasındaki küçük taşlar ayaklarını acıttı, hızlıca denizde terliklerini yıkadı, parmaklarının arasında giren taşları denizin suyu alıp götürdü. Eşyalarını hızla toparladı, denize yaklaşık yirmi adım mesafedeki pansiyonuna gidip kendini bir an önce duşa atmayı planlıyordu. Güneşin batmasına az kalmıştı, bütün gün deniz, sonrası güneşlenince karnı iyiden iyiye acıkmıştı. Duştan sonra “Köyün merkezindeki balıkçıda akşam yemeğimi yerim,” diye geçirdi içinden  hem bacaklarındaki bu yangı da biraz azalırdı belki.

Odasının kapısına gelesiye yan odada kalanlarla samimi bir kafa hareketiyle selamlaştı, sonra odasına girdi, eşyaları kenara bıraktığı gibi, gidip bikinisinin önce altını, sonra üstünü çıkardı. Banyodaki aynanın karşısına geçtiğinde vücudunun güneşte yanan kısımlarıyla güneş görmeyen kısımları arasındaki farka baktı, “Kızım amma yanmışsın be, esmer ten de yakışıyor haspama,” diye kendine gülümsedi. Çapkın bir bakışla kendini selamladı ama aynadaki silueti pusluydu sanki, yüzünü buruşturdu. Dirseğiyle aynayı bir kez sildi. Yetmedi. Bir kez daha… Parmak ucuyla camın köşesine dokundu. İncecik gri bir çizgi parmağına bulaştı. Dudakları istemsizce gerildi. Lavabonun kenarındaki havluyu aldı, bu kez aynanın her köşesini dairesel hareketlerle sildi. Karşısındaki görüntü netleşince omuzları gevşedi.

Şimdi netleşmişti, güneşte yanan yerleri kendini hatırlatmaya başlamıştı. Ilık bir duş aldı, sonra bir kat yanık kremi sürdü güneşte kızaran bacaklarına, “Biraz çeksin de öyle gideyim yemeğe,” dedi.

Aradan yarım saat geçti, hazırlanıp çıktı, güneş batmaya yakındı. O kızıllığın muhteşemliğiyle sahilde birkaç kare fotoğraf çekti, “Akşam sosyal medyaya eklerim,” diye geçirdi içinden. Telefonunun kamerasında parmaklarını dolaştırdı gayriihtiyarı, kamerayı sildi, görüntüyü netlemek için. Balıkçıda otururken, çektiği fotoğraflara bakacaktı.

Yürürken, sahil boyunca yanından geçen insanlara, konuşmalarına, kıyafetlerine, dikkat kesiliyor, sonra irkiliyor, dikkatini kendine ve adımlarına getiriyordu yeniden. Yaklaşık on beş dakikalık yürüyüş sonrası, balıkçının önünde durdu. Dükkânın önünden geçerken balıkların “Ben burayım,” diye bağırtısını  burnuyla duyduğu dükkâna tereddüt ederek adımını attı, zaten toplamda dışarıda altı masa ancak vardı.  En kuytudaki masaya geçti, sandalyeye oturmadan önce avucunu oturağa bastırdı. Elini kaldırıp avucuna baktı. Gözle görülür bir toz yoktu ama yine de çantasından ıslak mendili çıkarıp sandalyeyi, sonra masanın kenarlarını tek tek sildi. Ancak ondan sonra oturabildi. Çantasına ıslak mendil almak için uzanmışken; gençten bir çocuk yaklaştı masasına “Abla hoş geldin, çok taze tekir var ızgara yaptırayım mı? Yeni geldi.” Tavrı telaşlıydı. “Ya da istediğin özel bir balık var mı ?” Çocuğun ne söylediğini duymamış gibi, masayı işaret etti, “Önce masayı temiz bir bezle silebilir misin rica etsem?”

“Tabii abla, temiz bir bez alıp geliyorum hemen”

Çocuk geldi “Çavabo ne tarafta, elimi yıkayayım?”

“Hemen içeri gir abla sağda, orada elini yıkayabilirsin.”

“Sağ ol,” diye karşılık verdi Selin, yumuşak bir ses tonuyla.

Musluğun başına geldiğinde önce açtı, sabunu ellerine aldı, ellerini bir ıslattı, sonra kapadı. Parmak aralarını, tırnak diplerini, bileklerini ovuşturdu. Köpüğü suyun altında uzun uzun akıttı. Kâğıt havluyla ellerini kuruladıktan sonra kapıyı çıplak eliyle açmamak için dirseğiyle ittirdi.

Masaya döndüğünde plastik bir ekmek sepetinin içine konmuş örtünün içindeki kızarmış ekmeklerin mis gibi kokusu tereyağıyla beraber onu karşıladı. Masanın üzerindeki tozu kontrol etti, masa silinmişti. Çocuk yine geldi masasına. “Abla karar verdin mi ne yiyeceğine?”

“Sen bana önerdiğin balıktan bir porsiyon getir, iyi pişmiş olsun ama kurumasın olur mu?”

“Salata da ister misin abla?” Çocuk başını kaldırmadan elindeki adisyona odaklanmıştı.

“Küçük bir yeşil salata alırım balığın yanında, bir de acılı şalgam olsun.”

“Tamam abla, hemen veriyorum siparişi mutfağa, afiyet olsun.” Çocuk aceleci ama samimiydi.

Selin ekmekliğin örtüsünü kaldırdı, ekmeklerden birinin ucundan koparıp tereyağıyla buluşturdu bıçağıyla, mis gibi kokan ekmek ve yağ ağzında bir şölene dönüşmüştü âdeta. “Nasıl da acıkmışım böyle!” diye geçirdi içinden. Bir dilim ekmeği iştahla, tereyağıyla bitirdi. Sonra dikkatini diğer masalara verdi. Tek başına oturan bir o vardı restoranda, geri kalan herkes ya çift ya da ailece oturup  yemeklerini yiyorlar veya siparişlerini bekliyorlardı.

Telefonunu eline aldı, on, on beş dakika kadar çektiği fotoğrafları düzenleyip, sosyal medyaya koymakla uğraştı. O arada balığı gelmişti. İlk lokmayı ağzına götürmeden önce parmaklarına baktı. Bir an duraksadı. Sonra psikoloğunun sesi çınladı kulaklarında; “Kirlenmeye izin ver.” Parmakları yağlandı. İçinden yükselen huzursuzluğu bastırıp ikinci lokmayı da aynı şekilde ağzına attı. Kalbi hızlandı ama ellerini silmek için peçeteye uzanmadı bu sefer.

Yıllardır gördüğü psikolojik tedaviler, ilaçlar, terapi odaları… Hiçbiri onu buraya kadar getirememişti. Şimdi ise asıl tedavi, daha doğrusu iyileşme; tozlu bir masaya oturabilmekte, aynayı yalnızca bir kez silebilmekte, balığı yağlanan parmaklarıyla yiyip peçeteye uzanmamayı başarabilmekteydi. Dışarıdan bakana sıradan görünen bu tatil; Selin için görünmez bir meydan okumaydı. Her lokma, her dokunuş, her nefes… Korkularının, huzursuzluğunun  üzerine atılmış  koskocaman cesur bir adımdı.

Selin psikoloğuyla olan bir seansındaki diyaloğunu hatırlamıştı, denize bakarken.

“Senin savaşın tozla değil Selin, toz sadece görünen taraf. Asıl savaşın; her şeyi kontrol edebileceğine inanmakla.” O, bu cümleyi ilk duyduğunda öfkelenmişti. Şimdi ise Ege’nin bir sahil kasabasında rüzgârın her estiğinde masasına bıraktığı toz zerreciklerini fark ederken başka bir şey hissediyordu. Belki de insanın huzuru, akışta kalarak yaşamayı öğrenmesiyle ilgiliydi.

Garson masasına yaklaştı, “Abla beğendin mi balığı?” diye gülümseyerek boşlara uzandı.

“Evet,” dedi Selin “ellerinize sağlık güzel olmuş.”

“O zaman bir kahve ikram edeyim de abla, şöyle denize karşı keyif yap.”

“Tamam,” dedi gülümseyerek Selin, “haydi keyfimize bakalım. Ama önce ellerimi yıkayayım.”

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Güliz Yavuz
Güliz Yavuz
Turizm sektöründe çalışıyorum. Sivil Toplum Kuruluşlarında dönemsel ve gönüllü olarak Kök Hücre ve Farkındalığı konularında çalışmalara katılıyorum. Ekonomik olarak dezavantajlı ailelerin çocuklarına düzenli eğitim desteği sağlayan bir derneğin gönüllüsüyüm aynı zamanda. Lise yıllarından beri farklı platformlarda, dergilerde ve yerel gazetelerde köşe yazısı yazdım ve dönemsel olarak yazmaya devam ediyorum. Son bir yıldır katıldığım yazma atölyeleri ile küçük küçük öyküler yazmaya başladım. Süregelen yazma yolculuğumda öykü yazmak yeni ve keyifli bir alan benim için.Farklı mecralarda öykülerim yayınlandı. Yazmak; benim için “ bu hayatta ben de varım” demenin yollarından bir tanesi ve tutunduğum, iyi hissettiğim güçlü alanlardan biri.

POPÜLER YAZILAR