Mucizelerin ve felaketlerin, köy köy gezen âşıkların sözlerinde tekrar tekrar can bulduğu zamanları geride bıraktık. İnsan elinden çıkan felaketlerin esiriyiz şimdi. Nedenini bilmediğimiz güzellikler de gelip kapımızı çalmıyor artık. Baksanıza, milli piyango bile özelleşti. Yolda yürürken yerde bulduğumuz parayı alıp, cüzdanımıza uğur parası diyerek iliştiremez, şanslı bir günde olduğumuzu hissedemez olduk. Çünkü o parayla karşılaştığımızda başımıza tam olarak ne geldiğini asla kestiremiyoruz. O günün şanslı bir gün olma ihtimali, günümüz dünyasında aklımıza ilk getirdiğimiz olasılık değil maalesef. İnsandan gelen kötülüğün sonu, sınırı ya da herhangi bir ölçütü yok. Tuzaklar günden güne biçim değiştiriyor. Her an dolandırılabiliriz, kandırılabiliriz, sağlığımızla oynanabilir… O paranın üzerine her şey bulaşmış olabilir. Ya da daha iyi bir ihtimalle o para gerçek olmayabilir. Durup dururken hiçbir şeyin sorumluluğunu almaya değmez. En iyisi ne idüğü belirsiz o kâğıt parçasını oracıkta bırakıp gidelim. Dertsiz başımıza dert almaya ne gerek var? Ama bir an önce doğru seçimi yapıp buradan defolup gitmek zorundayız. Yerde duran o parayla bu kadar uzun zaman geçiriyor olmamız da birilerinin dikkatini çekebilir, maazallah.
Modern insan bir ömür bu saçma sapan çelişkilerin, karar veremeyişlerin içinde hapsoluyor. Sonunu düşünmeden geçirdiğimiz günlerin bir mirası olarak temiz suya erişmek bile bir hayli zor. Ya evinize çeşitli su markalarından düzenli olarak su satın alacak ya da su arıtma işi yapan firmalardan destek alacaksınız. Tercihler bununla sınırlı değil elbette. Şehir suyu olarak musluklardan akan, içinde memleketimizin her bir şehrinde kendine has tehlikeleri barındıran “çeşme suyunu” da tercih edebilirsiniz. Modern dünya, hayatın bir şekilde içine düşmüş olan insana, yaşamın her bir adımı için sayısız seçenek sunuyor. Hayatın kaynağı su, peki sen bunun neresindesin? Yaşamak istiyorsan bir an önce karar vermelisin.
İnsan yaşamak için hareket etmek zorunda. Sağlıklı gıdaya ve suya düzenli olarak ulaşmalı, güvende olmalı, giyinebilmeli ve hayatta kalabileceği sıcaklıkta bir yerde barınmalı. Durmakla özdeşleştirilen tüm hikâyeler, insanoğlu için çağlar boyunca yok olmakla sonuçlanmış. Peki yaşamak için o bir adımı atmak o kadar kolay mı? Öyleyse birçok insan nasıl durduğu yerde durdu? Durdu da yok oldu. Bu yazı yaşamak için atılacak olan nice adımı konu alır.
Adım atmak öyle çok da kolay değil. Kolay olsa herkes yapardı. Çünkü adım dediğimiz şey aslında bir denge kaybı. Adımı atabilmek için öncelikle bulunduğunuz yerde dengenizi sağlayan o bacaklardan biri yukarı kalkacak, hareketi alacak ve öne gidene kadar sizi koruyan sizden başka hiçbir şey olmayacak. O adımı tamamladığınızdaysa bacağınızı yere düşürmüş olacaksınız. Bu düşüş kontrollü olmak zorunda. Adım alırken hata yaparsanız bir sonraki adımı alamaz, dengenizden olduğunuzla kalırsınız. Bu yolculuk tamamlanana kadar bacağınıza neler olacağını, dengesiz hâlinizle bedeninizi nasıl muhafaza edeceğinizi; tamamen adım almaktaki profesyonelliğiniz, koşullarınız ve elbette kaderiniz belirleyecek. Hayatta kalabilmek için, daha doğrusu yaşadım diyebilmek için o adımı ve daha birçok adımı atmak zorundasınız. Hayat bir kontrollü düşüşler silsilesi.
Adımı atmak, doğru bir biçimde tamamlamak maharet. Peki ya adımı alırken geçen zaman, alınan risk ne olacak? Eski yerinizi terk ettiğinizde, yenisine henüz varmamışken bir anlığına hapsolduğunuz o boşluk… İşte bir insanın adım atmaktan korkmasının sebebi o boşlukta saklı. O boşluk ki yertsiz, yurtsuzluğun sığınağı. İçinde kazanmamışlık kadar kaybetmemişlik de saklı. Ve insan beyni yenilgiden ve felaketlerden bu belirsizlik kadar korkmuyor. Bu bir hiçlik hâli ve hiç kimse dünyaya bir hiç olmak için gelmiyor.

Victor Turner bu durumu eşik hâli (liminarity) olarak tanımlıyor. Liminal durum, bir insanın artık eski kimliğinde olmadığı ama henüz yeni kimliğine ulaşmadığı bir dönemi tanımlıyor. Turner, bu durumu ergenlikle, dini törenlerle, evlilikle açıklıyor. Ama kimliğe ilişkin değişimler eski dünyadaki bu örneklerinde olduğu gibi keskin geçişlerle sınırlı değil. Günümüz dünyasında satın alma düzeni içinde sürekli olarak seçimlere zorlanıyor ve her bir seçimimizle yeni biri olma yolunda bir adım atmış oluyoruz. Âdeta bir zihin haritasında gibi yaşıyoruz hayatı. Hayatın içinde yaptığımız seçimler, mikro düzeyde, her bir örneğinde harita üzerindeki konumumuzu değiştiriyor ve netice olarak büyük resimdeki kimliği yeniden var ediyor. Bir yandan da dijital çağ, insanı düzenli olarak kimliğini ifşa etmeye zorluyor. Sosyal medyada, teknolojinin imkanlarıyla hayatını zahmetsizce paylaşabilen kullanıcılar, anlık olarak güncelledikleri tercihlerini, yaptıkları her bir seçimi duyuruyorlar. Böylelikle an be an biçim değiştiren kimlikler, eşzamanlı olarak kamuya duyurulabildiği için bir anlamda resmiyet kazanıyor.
Bilgisayarların yeter koşulunun masalar olduğu yıllara ve daha öncesine baktığımızda insanların bir şehirde doğup, ömrünü orada tamamlayabildiğini görürüz. Bir meslekleri olur bu kimselerin. Birden fazla meziyete lüzum yoktur. Aynı kimlikle yaşarlar ve ölürler. Hatta ülkemizde kendilerinden büyük ve hayatta kalmamış kardeşlerinin kimlikleriyle yaşayan insanlar var. Çok da uzak tarihlere ait değil bu insan hikâyeleri. Ağabey ve ablalarından bir hayat devralan bu kişiler, birden fazla hayatı bir kimliğe sıkıştırır, yaşar, giderler. Oysa şimdi kimliklerimiz sürekli değişiyor. Bir ömre birden fazlasını sığdırmaya çalışıyoruz. Tanrıcılık oynamak bu. İnsan başka neye öykünür ki zaten?
Zygmunt Bauman modern dünyada hayatın sabit olmadığını söyler. Modern insan sürekli eşik hâlindedir. Dünün dünyasında büyük insanların tekelinde kalan söz söyleyebilme hâli, bugün artık insan olmaktan ileri gelen bir hak hâline geldi. Elbette hâlâ erk, iktidara bağımlı. Ama dünyada olup biten her şeyin eli kolu artık aynı zincirle bağlanmıyor. Eskiden olduğu gibi insan güçsüzlüğün esiri değil, en azından fırsatları olduğunu hayal edip o hayalin peşine bir cesaretle düşebiliyor. İhtimal var. Birileri için, bazı koşullar sağlandığında, şimdi ya da sonra… Ama o ihtimal artık var. Gidebilmenin, değişebilmenin, bambaşka yarınların ihtimali var.
Eski insanların boynuna vurulan zincirde imkânsızlıkların yanında derin bir utanç da vardı. Bir hatanın bedeli, bir ömür çarpanına bağlıydı. Bugünün dünyasında elbette dijital dünyanın durgun suyuna damlamış, kaybolmayacak bulanıklıklar gibi izlerimiz. Ama bir yandan da sosyal medya sayesinde herkesin orada, kendi bulanık suyunda olduğunu bilebiliriz. Onların kendi bulanık sularında neler olduğunu görürüz. Aslında başımıza gelenlerin, bizim fena bir insan olmamızla bir alakası olmadığını anlarız. Böylelikle kendimizi bu utanca hapsedip utancın esaretinde yaşamaktan çekip çıkarabiliriz.
Bauman, modern insanın sürekli yeniden başlamak zorunda olan insan olduğunu söyler. Yeniden başlamak zorundadır ve bu zorunluluk pek de fena bir şey değildir. Belki de yeniden başlayabilmek modern çağın insanına medeni bir hediyesidir. “İnsan, dünyada yeni bir şey başlatabilen tek varlıktır,” der Hannah Arendt. İnsanın en temel özelliği yeni bir başlangıç yapabilmesidir. Böylelikle dünyaya uyum sağlamıştır bedeni. Bu yeni başlangıçlar, adım atabilme cesareti öyle bir noktaya gelir ki dünyayı kendine uydurmaya başlar insan. Her bir ömür bir dünya hayatıdır. Bana kalırsa bir dünya hayatının kıymeti, bir dünya hayattan geri kalmaz.
Arendt, H. (2018). İnsanlık durumu (B. S. Şener, Çev.). İletişim Yayınları
Bauman, Z. (2017). Akışkan modernite (S. O. Çavuş, Çev.). Can Yayınları.
Turner, V. (2017). Ritüel süreç: Yapı ve anti-yapı (N. Küçük, Çev.). Heretik Yayınları.



