Bali-2
“Victim” ile “Victory” kelimeleri arasındaki bağlantı dolanıp durdu zihnimde Bali seyahati boyunca. Tabii seyahatimin Kurban Bayramına denk gelmesi de bu çağrışımları tetiklemiş olabilir. İnançların, insanların ve toplumların hayatını nasıl şekillendirdiğine şahitlik ettiğim bir yer oldu Bali. “Victim” kurban, “Victory” ise zafer demekken bu iki kavram hangi bağlarla birbirine bağlıydı? Bir şeylerden vazgeçmeden, hatta senin için en önemli olanı kurban etmeden zafer mümkün olmuyor muydu? Her kurban etme bir zafer getirmezdi belki, ama her zafer için mutlaka bir kurban gerekliydi sanki. Balililerin söylemiyle; çamur yoksa lotus yoktu.
Lotus, nam-ı diğer nilüfer çiçeği, her zaman çok ilgimi çekmiştir. Yıllar önce okuduğum Ahmet Altan’ın nilüferler ile ilgili yazısından şu cümleler hâlâ aklımda nedense? “Nedense!” diye biten cümlelerde “neden” hep bellidir aslında, neyse…
“Neden bu çiçekleri hep bir şeylere benzetmek için kullandıklarını ancak büyüyünce anladım. Yalnızca bu çiçekler, hep bir yerlere gidecekmiş gibi azade ve özgür oluyorlar ama küçük bir havuzun içinde bir yere gitmeden yaşıyorlardı. Hayat da böyle bir şeydi benim için; hep bir yerlere gidecek gibi duran, yalnız ve bir yere gitmeyen bir çiçek. Bütün bir hayatın özeti buydu. Ben de bir yere bağlanmadım ve bir yere gitmedim, öyle solgun nilüfer gibi bir havuzun içinde yalnız başına durdum, köklerimi salamadım. Ne olduğum yere sağlamca yerleştim ne başka diyarlara kaçabildim. Bana bakanlar, beni seyredenler, beni sevenler oldu ama kimse yakasına takmadı beni, kimse odasına koymadı, kimse beni sulayıp büyütmek için uğraşmadı. Onlara ihtiyacım olmadığını, havuzumda tek başıma yüzebileceğimi düşündüler…”
Bu yazıda Ahmet Altan nilüferler üzerinden aslında kendinden bahsediyor. Kendi ruh dünyasını, yalnızlığını, kimsesizliğini nilüferlere yansıtarak bir anlatım kuruyor. Hep öyle yapmaz mıyız? Başka şeyleri anlatırken kendimizi, kendimizi anlatırken başkalarını, olmak istediğimiz kişiyi anlatırız. İşte hep böyle kendi duygularımızın, düşüncelerimizin merceği ile olayları, durumları ve kişileri eğip bükeriz. Oysa nilüferler yukarıda yazarın bahsettiği gibi köksüz değildi. Bunu ilk fark ettiğimde çok şaşırmış ve sevinmiştim. Nilüferlerin oldukça kalın, güçlü kökleri vardı suya salınmış. Onun varoluşu toprağa değil suya kök salmak şeklindeydi sadece. Bundan hüzün devşirmek özellikle hüzünlü olduğunuz bir zaman için tabii ki en kolayı. Ama olanı olduğu gibi kendi bağlamı içinde gözlemlemek çaba gerektiriyor, farkındalık gerektiriyor. Beyninizin sizi rahatlatmak adına, siz üzgünken hüzünlü şeyleri size göstererek kısa süreli sakinleştirme çabalarına dur demeyi gerektiriyor. Arabesk, rep gibi müzik türlerinin varlık sebebi, beynimizin bu sözüm ona bizi hayatta tutma stratejisi. Hayatta tutuyor tutmasına da hayatta kalmak yaşamak demek değil, bilmiyor. Bu noktada insanları hayvanlardan ayıran bir şuura, üst benliğe ihtiyacımız var. Bu üst makam, yani senin ileri versiyonun sana demeli ki; “Kendi inşa ettiğin merceklerle etrafa bakmak cisimleri bazen ters çevirir; bazen olduğundan küçük, bazen de olduğundan büyük gösterir. Bakınız fizik dersi mercekler/ aynalar. İyi ki okumuşum fiziği, kimyayı. Dersleri anlamaya çalışırken güncel hayattan örneklerle bağlantı kurup aklımda tutmaya çalışıyordum. Şimdi ise günlük hayatta anlayamadığım şeyleri fizik, kimya, biyoloji aracılığıyla anlamaya çalışıyorum. Ne garip!
Neyse konu nilüferlerdi; Budist öğretisi de bu çiçeğe farklı bir mercek ile bakıyor. Onun bataklıkta, çamurun içinde açmasını, parlak ve muhteşem renkleri ile bakanı kendine hayran bırakmasını; zorlukların şekillendirdiği meziyetler, hoşa gitmeyen şartların ortaya çıkardığı güzellikler ile özdeşleştiriyor. Nano teknoloji üzerine araştırmalar yaptığım bir dönemde yine nilüferler çıkmıştı karşıma: Nilüferleri onca çamurun içinde tertemiz ışıl ışıl tutan şey; çiçeğin üzerinde gözle görülemeyecek boyuttaki tüycükler ve bu tüycüklerin arasındaki yine gözle görülemeyecek nanometre (milimetrenin milyonda biri) seviyesindeki aralıklar. Bu aralıklar o kadar küçük ki; su, kir, pas dahil hiçbir şeyin içeri girmesine izin vermiyor. Dolayısıyla çiçeğin yüzeyi adeta görünmez bir kalkanla korunuyor. Konu nasıl buraya geldi bilmiyorum ama şunu da söyleyeyim bari; bugün su geçirmez kumaşlar, kir tutmaz boyalar nilüferlerin yüzeylerindeki bu teknoloji kullanılarak yapılıyor.
Konumuza dönersek gördüklerimiz bize bir şey söyler ama biz neyi duymak istiyorsak onu duyar, neyi görmeye hazırsak onu görürüz. Algı denilen şey aldıklarımızdır. Yani gördüğünden, duyduğundan, olandan, olmayandan sen ne alıyorsun? Neyi ne kadar almak istiyorsun? Kendini çekip aradan olanı olduğu gibi görmek, duymak ve almak Budistlerin nirvana, tasavvuf ehlinin fenafillah dediği mertebedir. Nirvana hazzın, keyfin en üst noktası, ulaşılabilecek noktaların zirvesi gibi günlük konuşmalarımıza girdi. Doğruluk payı var. Ancak nirvana kelime anlamı itibariyle üflemek, söndürmek demektir. Kavram olarak ise içinde yanan o benlik ateşini üfleyip söndürmeyi, her türlü istekten, tutkudan arınmayı ifade eder. Yani hazzın, keyfin en üst seviyesine ulaşmak değil de hazza, keyfe ihtiyaçsızlığı ifade eder. Tasavvuftaki karşılığı da aslında birebir aynıdır: Fenafillah; fena fani ile aynı köktendir, geçici olan, yok olan. İçinde yanıp duran varlık ateşini söndürmek, var olma ihtiyacından arınıp Allah’ta yok olma hali.
Bunları Bangli Krallığı’nın merkez tapınağı olan Pura Kehen’de devasa bir banyan ağacının altında otururken düşünüyorum. Burası ziyaret ettiğimiz diğer tapınaklara nazaran daha mütevazı, daha sade. Hatta arkadaşlarımızdan çoğu sadece dışından bakıp içeri girmeye gerek görmüyor; yetti bu kadar tapınak gezmek diye şakalaşarak… Ama bence o diğer ihtişamlı tapınaklardan çok daha etkileyici bir hava var içerde. Bu enerji bana bir yerlerden tanıdık geliyor. Yahya Efendi Türbesi’ndeki enerjiyi çağrıştırıyor. Ne acayip; yüzler yüzlere benzer, sesler seslere benzer, kokular kokulara benzer. Enerjiler enerjilere nasıl benzer? Ne bileyim ben, benziyor işte. Beşiktaş’ın harala gürelesinden sıyrılıp daha o yokuşun başına geldiğinizde, o enerji sizi yukarıya, huzura çağırır. Çırağan Sarayı’nı ardınızda bırakıp tırmandıkça da tamamen kendini hissettirir. Artık huzurdasınızdır, saraylar aşağıda kalmıştır. Bir tarafınızda Asya’yı Avrupa’dan ayıran boğaz, diğer tarafınızda ölülerle dirileri birbirinden ayıran mezar taşları. Sanki gidilecek hiçbir yer, yapılacak hiçbir iş, verilecek hiçbir cevap kalmamış gibidir. Hatta sorularınızın hepsi, önünüzde eğilip selamlayarak usul usul geri çekilmişler gibi bir tenhalık kaplar içinizi. Şimdi burada bu tapınakta da benzer bir hisse bürünüyorum. Kehen Tapınağı ile Yahya Efendi Türbesi aynı ley hattı üzerinde midir bilmem ama benim kalbim birinden diğerine uçuyor ve kuş uçuşu bir hat çiziyor Buda ile Yahya Efendi arasında.
Altında oturduğum bu banyan ağacının en az dört yüz yaşında olduğunu söylüyor rehber ve “Buda’nın bir banyan ağacı altında tefekkür ederken aydınlandığına inanılır,” diye ekliyor. Hint inciri de denilen bu ağaç Asya mitolojisinde kutsal sayılıyor. Görseniz o kadar heybetli, o kadar gür ki tek başına bir orman gibi. Dallarından çıkan filizler toprağa doğru eğiliyor. Filizler toprağa ulaştığında tekrar kök salıp göğe yükseliyor. Yaşamın döngüselliğine nazire yapar gibi. Hayat ağacı kavramı da banyan ağacından doğuyor.
Aşağı eğilmiş dallarından tutup, başımı doruğuna doğru kaldırıyorum. Ne muhteşem şey; dalıyla budağıyla, köküyle kovuğuyla ağaç olmak diyorum. O da diyor ki;
“Toprağın derinliklerine uzandıkça köklerin, özgürlüğünü yitirdiğini sanıyorsun. Sanma!
Halbuki yerin altında, karanlıkta keşfedilecek bambaşka diyarlar var. Köklenerek de özgürleşilir bilmiyorsun.
Göğe doğru serpildikçe dalların, uzandıkça maviliklere, özgürleştikçe; aidiyetsiz, yersiz yurtsuz kalırım sanıyorsun. Sanma!
Halbuki göğün göğsünde yuvanı inşa ediyorsun. Özgürleşerek de köklenirsin bilmiyorsun.
Ya kökün gökler, göğün köklerinse…
Kök ile gök birbirinden ne kadar uzağa gitmiş olabilir ki, birbirine bunca benzerken…”
Banyan ağacı ile hasbihal ettikten sonra başka bir tapınağa doğru yol alıyoruz. Bali tam bir açık hava ibadethanesi; Besakih Tapınağı da en turistik tapınaklardan biri. Hani şu ayrık kapıların arasında durup yansımalı fotoğrafların çekildiği, tapınaklardan en fotojenik olanı. Tabi ki ben de çektiriyorum bin beş yüz poz fotoğraf. Bali’li fotoğrafçım o kadar profesyonel ki verdiği komutlar ile elinizi, kolunuzu, bacağınızı, başınızı, saçınızı ne yapacağınızı tek tek tarif ediyor ve ortaya “bu ben miyim?” diyeceğiniz fotoğraflar çıkıyor. Kapılar ve pencereler benim için hep ilham kaynağı ve tefekkür sebebi olmuştur. Yüzlerce kapı fotoğrafı çekmişimdir şu ana kadar. İhtişamlı, köhne, varlıklı, yoksul, harap, bitap, sevimli, hırçın, açık ve kapalı.
Candi bentar deniyor bu tapınak kapılarına. İngilizcesi split gate. Türkçesi bölünmüş geçit. Endonezya’daki dini yapıların, sarayların veya mezarlıkların girişinde yaygın olarak bu aralık kapılar kullanılıyor. İnsanların içinden geçebilmesi için ortada bir geçit oluşturmak üzere mükemmel bir şekilde ikiye bölünmüş bu kapıların ana cepheleri oldukça süslü, dekoratif. Bu şaşanın aksine geçidin yanları tamamen sade bırakılıyor. Geçide ulaşmak için genellikle uzun bir merdiveni kat etmeniz gerekiyor.
İki dağ arasındaki bir geçit gibi duran bu kapılar dünyevi ve manevi olan arasındaki sınırı simgeliyor. Girişin her iki yanında, kutsal alanı korumak ve ziyaretçilerin olumsuz niyetlerini etkisiz hâle getirmekle görevli olduğuna inanılan koruyucu heykeller bulunuyor. Bali’deki tapınaklardaki bu kapı formu yine beni başka bir düşünce deryasına sürüklüyor.
Bu kapılar açık desen değil, kapalı desen değil. Bunlar aralık…
Aralık kapılar…
Aralık! Kapı, kelime itibariyle kapatmayı, kapalı olmayı çağrıştırırken geçit, geçilmesi gereken yola çağırıyor seni. Öyle bir geçit ki sadece senin geçebileceğin kadar aralık. Nilüferlerin yüzeyindeki tüycüklerin arasındaki nanometre mertebesindeki aralıklar gibi. Kirin pasın giremeyeceği geçitler. Yüzeyin adeta görünmez bir kalkanla korunmasını sağlayacak aralıklarla dizilmiş tüycükler. Sadece izinli olanın geçebileceği geçitler. İki yakasında koruyucular, geçmek isteyenlerin niyetine göre yol veren geçitler.
Belki de kapılar bir illüzyondur. Hakikat geçitler ile varılacak bir yerdir belki. Senin hakikatin de sadece senin geçebileceğin bir geçitten geçerek vardığındır. Geçemiyorsan zaten senin hakikatin değildir.
Ayrıca Nilüferler köksüz ve yalnız değildir. Kökleri sudadır, yoldaşı çamurdur. Çamurdan yoldaş olmaz mı diyorsun?
Emin misin?
Ateşten yaratılan da buna benzer bir şey söylemişti hatırlıyor musun?



