Cumartesi, Kasım 22, 2025

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

O Satı(h) Bütün Vatandır

Satı Çırpan, 1890 yılında Ankara’nın Kazan köyünde doğdu. Kurtuluş Savaşı’nın ateşiyle yoğrulmuş bir ailenin kızıydı Satı. Babası Kara Mehmet’in cesareti, onun damarlarında dolaşıyordu. Daha genç yaşta babasını kaybedince, ona kalan mirası gasp etmek isteyen köyün zorbalarından Kara Yusuf ile mücadele etmek zorunda kaldı. Galip çıkınca köyde Satı Ağa olarak anılmaya başladı. O zamanlar hakkını aramak sadece ağalara mahsus bir ayrıcalıktı. Ama Satı, o kalıpları sessizce yıkan bir kadındı. Güzel ülkemizde kadınlar o zamanlar da tıpkı bugünlerde olduğu gibi hemen her şey için mücadele etmek zorundaydı. 

Kurtuluş Savaşı’nda, adı tarihe geçmiş geçmemiş binlerce Türk kadını gibi orduya malzeme yetiştirmek için mücadele verdi. Balkan Savaşı gazilerinden İbrahim Çırpan ile evlenerek beş çocuk annesi oldu. Çiftçilik yaptı. Harf Devrimi’nin ardından açılan Millet Mektepleri’nde okuma yazma öğrendi. Hayat onun ellerinde şekillenen bir toprağa benziyordu. Toprağını eken, evini çeviren, çocuklarını büyüten bir kadındı Satı.

Yıl 1930. Memleket savaşın ardından yeniden inşa sürecindeydi. Toplum savaşlardan yorgun, ama içlerinde geleceğe dair yeşeren umutlar güçlüydü. Yani Türkiye için, Cumhuriyet’in nefes aldığı yıllardı. İşte o yıl, kadınlar ilk kez belediye seçimlerinde oy kullanma hakkını elde ettiler. Yüzyıllar boyunca hayatın yükünü omuzlarında taşırken, karar mekanizmalarının dışında bırakılan kadın, ilk defa varlığını ortaya koyuyordu. Evdeydiler, tarladaydılar, cephe gerisindeydiler ama ülkenin kaderi konusunda söz söyleme hakları yoktu. Oy hakkı, “Ben de varım. Bu toplumun bir parçasıyım. Benim de söyleyecek bir sözüm var,” demekti. Yani artık bir köyde okul mu açılacak, yol mu yapılacak, kim muhtar olacak gibi kararlarda kadınların da fikrini söyleme imkânı vardı. 

26 Ekim 1933’te, Cumhuriyet henüz onuncu yaşını kutlarken, kadınlara muhtar seçilme hakkının verilmesiyle, o güne kadar masada yeri olmayan Türk kadını, bir sandalye çekti ve o masaya oturdu. Onlardan biri olan Satı Kadın, Kazan Köyü’nün muhtarlık seçimlerini kazandı ve babasının ardından muhtar seçildi. Köyünün sorunlarını çözmek için canla başla çalıştı, hatta ata binip kılıç kuşanarak köyün inzibatına yardım bile etti. 

1934 yılında sıcak bir temmuz günü Atatürk, Nuri Conker ve Afet İnan ile birlikte Bolu’dan İstanbul’a yolculuk ediyor, yol üzerinde belirli noktalarda durup, halkla temasta bulunuyordu. Bu yolculuğu haber alan Satı Kadın, sırma işlemeli en güzel elbiselerini giydi, köyünü baştan başa temizletti, Ata’ya ikram etmek üzere soğuk ayran hazırladı. Köyde büyük bir heyecan vardı. Atatürk’ün aracı kalabalığı görüp durdu. Halk hem Atatürk’ü görmeye, konuşmaya can atıyor hem de cesaret edip yaklaşamıyordu. Köylüler, Ata’nın önünde bir çocuk gibi sus pus olmuştu. Tıpkı babalarının yanında sesini çıkarmayan evlatlar gibi. Satı, o büyük babanın gözlerindeki şefkati gördü. Hazırladıkları ayranı Atatürk’e kendisi ikram etmek istedi. Köylülerin “Seni astırır, kestirir, hiç korkun yok mu?” sözlerine aldırmadan, tıpkı bir kız çocuğunun babasına duyduğu güvenle “Ondan insana fenalık mı gelir?” diyerek ayranı Atatürk’e ikram etti. Bu vesileyle Kazan Köyü’nün muhtarı olarak kendini Atatürk’e tanıtan Satı Kadın, kendinden emin ve saygılı tavrıyla Atatürk’ün dikkatini çekti. Atatürk onu tanımak için çeşitli sorular sorar, ailesini, muhtarlıkla ilgili düşüncelerini öğrenmek ister.

Atatürk’ün: “Ne zaman doğdun?” sorusu üzerine Satı Kadın: 

“1919’da Atatürk Samsun’a çıktığı zaman doğdum,” diye cevap verir. 

Atatürk bir an düşünür. Yıl 1934… Kadının bu ifadesine göre on beş yaşında olması gerekir. Halbuki karşısında abideleşen kadının bu yaşta olmasına imkân yoktur. 

“Nasıl olur? 1919 doğumlu olduğuna emin misin?”

Satı Kadın hiç tereddüt etmeden memleketin işgâl altında geçirdiği acı yılları imâ ederek cevap verir: 

“Evet Paşam. Ondan evvel yaşamıyordum ki…”

Bu yiğit kadından etkilenen Atatürk, yola devam ederken yanında oturan Nuri Conker’e: “İşte mebus olacak kadın,” diyerek Satı Kadın’ın adını yazdırır. Conker gülümseyerek: “Ama daha yasa çıkmadı Paşam.” 

“O kanun çıkacaktır, bu kadın milletvekili olacaktır,” diyerek Türk kadınını taşımak istediği noktayı net bir şekilde göstermiştir. 

1934 yılı sonu, Türkiye Cumhuriyeti kadınlarının pek çok ülkeden daha önce seçme ve seçilme hakkını kazandığı önemli bir dönüm noktasıdır. Kadınların erkeklerle eşit haklarla hayata katılmasını teşvik eden bu adım, toplumdaki tüm bireylerin daha adil ve eşitlikçi bir yaşam sürmesinin yolunu açtı. Bu yoldan ilk yürüyen kadınlardan biri olan Satı Kadın, 8 Şubat 1935’te Atatürk’ün özel isteğiyle milletvekili adayı oldu ve seçilerek TBMM’nin ilk on sekiz kadın milletvekilinden biri olarak yerini aldı. 

Meclis açılmadan üç gün önce, o dönemin Ankara kız mekteplerinden birine Atatürk’ün özel emriyle bir heyet yollandı. Heyetle birlikte sınıfa girenler arasında başında yemenisi, altında kırmızı şalvarı, belinde şal kuşağı ve ayağında eski pabuçlarıyla elleri nasırlı, yüzü güneşten kavrulmuş Satı Kadın vardı. Okul müdiresi sınıftaki öğrencilere Satı Kadın’ın ilk kadın milletvekili seçildiğini, Ata’nın özel isteğiyle meclise yepyeni kıyafetlerle girmesi için gereken elbiselerin dikileceğini bildirdi. Öğrenciler üç gün gece gündüz çalışarak Satı Kadın’a örnek bir Türk kadını kıyafeti hazırladılar. Başına siyah bir şapka, vücuduna tam uyan gri bir tayyör diktiler. Beyaz bluz ve kısa topuklu ayakkabıları ile dik duruşuyla meclise girecek ilk kadın milletvekilimiz hazırdı. 

Kadın milletvekillerimiz ilgi alanlarına göre bazı komisyonlara yerleştirildi. Satı Kadın çiftçi olduğu için mecliste Ziraat Komisyonu’nda görev aldı. Köylere modern tarım araç gereçlerinin götürülmesi, sağlık ve eğitim hizmetlerinin sağlanması girişimlerinde bulundu. Bunların yanında dönemin inkılâplarını halka tanıtmak ve benimsetmek amacıyla kurulan Halkevleri’nin yaygınlaştırılması için gayret etti.  

Satı Kadın, Ankara’da milletvekilliği yaptığı süre zarfında “Satı’nın burnu büyüdü,” demesinler diye mütevazi bir köy evinde oturdu, köyünden gelen misafirlerini burada ağırladı. 

Onu özel kılan, yoksunluklar içinde kendini yetiştirmesi, cesur ve güçlü olmasıydı.

Kendini ve diğer kadınları bir adım öteye taşıyan, içindeki cesareti ve kararlılığı tüm vatana yaymaya çabalayan bu güçlü kadın, tarihin en saygın köşesinde yerini aldı.

Bugün hâlâ haklarımızı savunurken Satı Kadın’ın yüreğindeki cesareti hatırlamak hepimize kendi gücümüzü hatırlatacaktır. Çünkü o, ilk kez “Ben de varım!” diyenlerden olduğu günden beri biz de varız! Çünkü Atatürk’ün dediği gibi, “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.”

Rabia Candan
Rabia Candan
Okumayı öğrendiği günden beri en büyük tutkusu kitaplar. Yıllardır perakende sektöründe çalışan bir mühendis olsa da yazarlık hayalinin peşini bırakmaya hiç niyeti yok. Öykülerinde hayata ve insana dair gözlemlerine yer vermeyi seviyor. Yazmanın hem kendisi hem de başkaları için bir keşif ve iyileşme yolculuğu olduğuna inanıyor.

POPÜLER YAZILAR