Benim adım Sadakat. İsmimle müsemmayım demeyi çok isterdim. Gerçi, ben ismimle müsemmayım da hayat bana hiç o müsemmalıkta yaklaşmadı.
Yaşım altmış. Bu yaşa nasıl geldim, inanın hiç hatırlamıyorum. Gerçi hatırlamamam normal çünkü yaklaşık bir ay kadar evvel demans teşhisi aldım. Yani öyle ki yolun sonuna yaklaştığım şu günlerde; aklım, anılarım, geçmişim bile bir olup bana sadık kalmamaya karar vermişler.
Uzun zamandır bir bakım evinde yaşıyorum. Burası; şehrin gürültüsünden uzak, çam ağaçlarıyla çevrili, bahçesinde küçük bir havuzu olan, şirin bir yer. Sarışın, tatlı hemşire benimle çok iyi ilgileniyor. Burada bir sürü arkadaşım var. Herkes birbirine saygılı, güleryüzlü yaklaşıyor. Huzur böyle bir şeymiş meğer.
Uzun boylu, yakışıklı doktorum -aramızda kalsın, gerçekten çok yakışıklı, bundan yirmi sene daha genç olsaydım kendisi hakkında çok farklı düşüncelerim olurdu- her şeyi yavaş yavaş unutacağımı söyledi. Bunun için üzüldüğümü zannetmeyin. Her şeyi unutmak benim için bulunmaz bir nimet. Ancak yine de her şeyi unutmadan evvel, her şeyi yazmalıyım diye düşünüyorum. Bu nedenle bu satırları okuyorsunuz sevgili okurlar.
Bu satırları yazıyorum ama kim okur, bilmiyorum. Bir âdemoğlu bulunur elbet ya da havvakızı. Cinsiyetçi sözleri hiç sevmiyorum.
Size her şeyi en baştan anlatmalıyım. Biraz uzun sürecek, takdir edersiniz ki altmış yıl kolay yaşanmadı.
Boğazda bir konakta başlamış hayatım. Pamuklara, ipeklere sarılı ama annemin değil dadılarımın kucağında. Annem Halide Hanım, ev hanımıydı ama ne ev işi yapardı, ne yüzüme bakardı. Varsa yoksa moda dergileri, konken partileri…
Babam Cüneyt Bey, tam bir eski zaman babasıydı. Sevse de belli etmez, sert, otoriter… En azından bana karşı. İki abime de aynı mesafedeydi demeyi çok isterdim ama beni hep onlardan daha az görür, daha az duyardı. Ben evin en küçüğü, en gölgede kalanıydım.
Çocukken fark etmedim bunların çoğunu. Dadılarım ya sevdiklerinden ya acıdıklarından olsa gerek, bana bir prensesmişim gibi davranırlardı. Ne prenses ama, devrik prenses! Oyunlar oynar, bahçemizde doyasıya çocukluğumu yaşardım.
İlkokula başlayınca anladım evde bir şeylerin eksik olduğunu. Arkadaşlarımın okul çıkışında sarılan annelerini görünce… Yine de çocuk aklı işte, pek umursamadım. Abilerimi hiç kıskanmadım, anne-babama hiç kırılmadım. Ne kalenderlik ne ehlidillik, maşallah bana.
Heyhat zaman geçti, çocukluk bitti, işte o zaman açıldı bana ömür boyu hissedeceğim o duygunun kapıları. Sadakatsizlikle karışık değersizlik.
Abilerim yaramazlık yaparken ben ders çalışırdım. “Başarılı olursam beni görürler,” sanırdım. Oysa görmek istemeyen, sen karşısında parıldasan da görmez; duymak istemeyen çığlıklarını işitmezmiş. Her dönem takdir getirirdim karnemle birlikte. Soranlara, “İftiharla geçtim sınıfımı,” derdim ama benimle iftihar eden kimse yoktu.
Bir gün babam, “Kız kısmına bu kadar okumak yeter,” dedi. Oysa ben yüksek okula gitmek istiyordum. Beni kurtaran kişi Pamuk babaannem oldu. Babamı o ikna etti. “Tüm masrafları ben karşılarım, Sadakat de çok çalışacak, bana söz verdi,” dedi. Babam rahatladı tabii. Sanırım “kız kısmı” tanımındaki çocuğuna daha fazla masraf etmek istemedi. Sonuçta hayatta her şey bir maliyet analizi yapmayı gerektiriyordu.
Babaanneme verdiğim sözü tuttum. Çok çalıştım. Arkadaşlarım gezip eğlenirken ben derslerden başımı hiç kaldırmadım. Bebek’e giderlerdi. Bir dakika Bebek miydi o gittikleri yerin adı? Hatırlayamadım şu anda, ne de olsa geçmiş gün. Ben hiç gitmezdim. Evden okula, okuldan eve yaşardım. Daha çok çalışmalıyım, daha çok başarılı olmalıyım, elbet sonunda ipi göğüsleyeceğim, bir gün beni de görecekler, alkışlayacaklar… Ne beyhude bir çaba içinde olduğumu şimdi dönüp baktığımda fark ediyorum.
Okul hayatı gitti, gençlik de tabii. Abilerim evlendiler, çoluk çocuğa karıştılar. Onların yokluklarında bile, o kocaman konakta kendime bir yer bulamadım. Evde onlarca camdan, porselenden bebek biblosuna yer vardı ama bana yoktu.
Neyse ki çalışkan oluşumun bir mükafatı oldu. Hiç tahmin etmediğim şekilde dönemin büyük holdinglerinden birinde iş buldum. İşe girdikten bir zaman sonra konaktan ayrıldım. Nihayetinde bir kediyi bile bir kaç defa itekleseniz sonrasında yanınıza yaklaşmaz olur. Annemle babam sadece “Güle güle,” dediler. Kendime Arnavutköy’de küçük bir daire tuttum. Tam belimi doğrultmuş, evimi kurmuştum ki hayat bana en kötü oyununu oynadı. Pamuk babaannemi benden aldı.
Ailemde beni gerçekten seven, önemseyen tek kişiyi toprağa koydum. Benim de bir yanım onunla yok oldu. Babaannem bile sadık olamadı bana günün sonunda. Ecel onu gitmeye zorladı. Yas kalın bir yorgan gibi örtülmüşken üstüme ikinci darbe geldi hayattan. Acıların kadını Sadakat, âşık oldu. İçinizden geçenleri duyar gibiyim. Sadakatin sadakatle asıl sınavı başlıyordu.
Babaannemin ölümünden sonra ailesiz kalmış hissediyordum. Kendi ailemi kurmayı istiyordum. O dönem biraz da yalnızlıktan sebep abimlerle daha sık görüşür olmuştum. Yeğenlerimin minik adımlarını görmek, onları öpüp koklamak bana huzur veriyordu. Arada kendimi eklenti gibi de hissediyordum. Onu da abim sayesinde tanıdım. Tanımaz olsaydım, demek de istemiyorum ama satırlarımın devamında benim yerime siz de aynı şeyi söyleyeceksiniz, eminim.
Sevgili okurlarım, çok yakışıklıydı Sadettin. Kıvırcık siyah saçlarıyla kara gözlerindeki ışıltı, her gülümsemesi beni âdeta büyülerdi. Öylesine büyülendim ki yirmi sene sürdü o büyünün etkisi. Sevdim, Sadettin de sevdi başlarda beni. O gün kaçamak bakışlarıyla, devamında birbirimize yazdığımız mektuplarla, zamanla gizli saklı muhallebici buluşmalarıyla sürdü ilişkimiz. O zamanın şartlarında iki genç birbirini bu zamanlardaki kadar rahat göremezdi, konuşamazdı. Şimdi herkes bir tuş uzakta, ne kolay değil mi? Benim de var “akıllı” bir telefonum. Günün gerisinde kaldığımı düşünmemiştiniz değil mi? Neyse ne diyordum? Heh, Sadettin’den bahsediyordum. İzdivacımız kaçınılmazdı ancak Sadettin pek gönüllü değildi. Beni severdi, bilirdim ama bilmediğim şuydu, Saadettin tüm kadınları çok seviyordu.
Biraz benim gönlüm kırılmasın diye, biraz da ailemin baskısıyla nihayetinde evlendik ve başlarda ben yine hiçbir şeyin farkında değildim. Sadettin’e gözüm kapalı güvenir, geçmişinde her ne kadar hovarda bir yapısı olsa da benimle birlikte tüm geçmişine veda ettiğini, onun son durağı, huzurlu limanı olduğumu sanardım. Yine beyhude bir sanrı, hayatımın tam ortasıdaydı.
Cicim ayları çabuk geçti. Güzel olan her şey neden çabuk biter? Bu yaşıma geldim, bu sorunun yanıtını katiyetle bulamadım. Sadettin’le gezdik, eğlendik, keşfettik… Rüya gibi zamanlardı. Zamanla bu rüyanın biteceğini herkes gibi ben de biliyordum ama bir rüyadan bir kâbusa uyanacağımı hiç düşünmezdim.
Zamanla bir yandan çalıştığım holdingdeki işlerimin yoğunluğu, bir yandan evde sırtıma yüklenmiş sorumluluklar, diğer yandan evdeki “eş” sıfatındaki büyüyememiş çocuğun peşini toplama telaşı, beni derinden yormaya başladı. Sadettin’in görmediğim yüzleriyle tanışıyordum. Alkole düşkünlüğüyle başladı aramızdaki ilk krizler. O baştan beri bana hep mesafeliydi, bunun farkındaydım ama sebebini anlayamazdım. Tabiatının böyle olduğunu düşünürdüm.
Evliliğimizin üzerinden yıllar geçerken çocuk isteği sardı içimi. Sadettin çocuk fikrine şiddetle karşıydı. Yakınlaşmalarımızda tedbiri asla elden bırakmazdı. Çok isterdim anne olmak ama Sadettin’e olan sevgim, tüm isteklerimi egale edecek kadar büyüktü. Onsuz hiç yaşamamış gibi hissediyordum ve hatta onsuz yaşayamayacağımı düşünüyordum.
Yanıldığımı, onun yine çok alkol aldığı bir gece, kendisinden öğrendim. İlk günden beri aldatılıyordum. Ruhum bile duymadan senelerimi büyük bir yanılgı içinde geçirmiştim. Yıllardır çocuk istememesinin sebebi, bir kadına asla tamamen bağlanmak istememesiydi. O, farklı kadınlarla benim karşılayamayacağım denli farklı heyecanlar yaşıyordu. Ruhunun karanlık kuytularından çıkan arzuları, onun bir kadınla yetinemeyeceği kadar çoktu. Doymuyordu, yetmiyordu, yıllarla sınırlı ömrünü bu şekilde yaşamak istiyordu. Ancak beni de yanında istiyordu. Belki de tam da benim düşündüğüm gibi, beni huzurlu bir “liman” olarak istiyordu. Ara ara gelip dinleneceği, varlığından her daim, o ne yaparsa yapsın, emin olacağı…
Ertesi sabah terk ettim evi. Böyle vaziyetlerde çocuk olmaması daha iyiydi. Kararlıydım kopmaya ancak kimin kapısına gitsem duvar oldu bana. Önce bizim konağa gittim. Babamın buz gibi tavrını, annemin umursamazlığını bile göze almıştım. Bana yuvamı yıkmamamı, kocama sahip olmamı tavsiye ettiler. “Her evlilikte olur böyle şeyler,” dediler. “Senin kocan çok efendi biri, sen de fazla boğma adamı,” dediler. Onlara göründüğü yüzüyle başbaşa kaldığımızdaki Sadettin o kadar farklıydı ki. Ben insanlara sorunlarımızı ne kadar anlatsam da onlar asıl sorunun “ben” olduğumu düşüneceklerdi. Ben hep suçlu olandım sonuçta. Yine de bir süre kalmaya çalıştım konakta. Bir hafta mı sürdü, on beş gün mü? Hatırlamıyorum. Belki de hastalığımın etkisi bu ama o sürenin bana bir ömür gibi geldiğini çok iyi hatırlıyorum.
Unutmaya başlıyorum galiba dostlar. Hızla anlatmalıyım aklımda kalanları. Gençliğimden beri ziyanlık hiç sevmem. Anılarım da ziyan olsun istemem. Ders olsun diye anlatıyorum sanırım. Fakat bir yandan çok da iyi biliyorum, mevzu bahis sevda olduğunda; tüm nasihatler unutulur, akıl tutulur, duygular avare olur.
Ne diyordum? Heh, hatırladım. Konaktaki varken yok sayılmaya daha fazla dayanamayınca önce büyük abimlere gittim. Bir çay içimlik kalabildim yanlarında. Yeğenlerimin tatlı yuvasında kimsenin çirkin ördek yavrusunu beslemeye niyeti yoktu. Oradan çıkınca küçük abime gittim, son şansım olarak. Orada da tutunamadım. Hep aynı sözleri duydum, hep aynı üst perdeden bakan tavırla karşılaştım. Altyazı vardı sözlerinde. Diyorlardı ki; “Sadakat, yıllardır bıktık senden de sorunlarından da. Hazır kırk yılın başı bir koca buldun kendine, kır dizini, otur aşağı. Kimsenin seninle ilgilenecek isteği yok. Herkes kendi ailesinde mutlu. Sen de bir zahmet mutlu olmaya bak. Başımıza ekşime, keyfimizi kaçırma, bizi kendinle meşgul etme.”
Mecbur döndün Sadettin’e. Daha ilk akşam başladı hem içmeye hem de “Ben böyleyim kızım, işine geliyorsa kal, gelmiyorsa sen bilirsin, ben hayatımı böyle yaşayacağım, bil!” demeye. Aynı gece zorlandım kadınlık görevime. Ne yapsın Sadakat? Aklımı kaçırmayı diledim, olmadı. Gittim, gidemedim; kaldım, o da içime sinmedi ama kaldım, kalmak zorunda bırakıldım.
Kocamın sadakatsizliği yıllarca sürdü. Gündüz bir iş kadını akşam yüreği ağzında, asansör sesinden kocasının gelip gelmediğini tahmin etmeye çalışan, hep bekleyen, sabreden biri oldum. Bir süre sonra kendimi omurgasız görmekten, onu her şeye rağmen sevmeye devam etmekten kendimden tiksinir oldum. “İhaneti hangi kadın sineye çeker? Sen nasıl bir kadınsın?” diye kendime dünyayı dar ettim. Aynalara bakmaz, gözlerimle karşılaşmak istemez bir hâle büründüm. Böyle devam edemeyeceğimi fark ettiğimde biraz para biriktirmem gerektiğini anladım.
Uzun yıllardır aynı holdingte, aynı pozisyonda emek versem de bir terfi alamamıştım. Bazı insanlar okuduğunuz okuldan tutun taktığınız çantaya kadar sizi inceleyip sınıflandırmaya bayılırlar. Mezun olduğunuz okula gidebilmek için ne kadar çaba sarf ettiğiniz ya da o okulda ne kadar başarılı olduğunuz, bir kıstas olarak sayılmaz.
Yine de ekmeğimi kazanıyorum düşüncesiyle çok çalışıyor, ek sorumluluklar almaktan gocunmuyor, aksine hevesli oluyordum. Ancak bir an geldi, hayatımdaki sadakatsizlik bulutları kariyerimin üzere yağmaya karar verdiler. Bir gün aniden, ekonomik sorunlar sebep gösterilerek işten çıkartıldım. Bizim holding de sadık kalamadı bu “öteki” yaka çalışanına.
Haklarını yemeyeyim, yüklüce bir tazminat ödediler bana. Elime para geçince yine küçük bir ev tuttum. Durun düşüneyim, neresiydi orası? Hani böyle yokuşları denize inen, uzaktan… Ne görünüyordu uzaktan, bir binaydı, denizin ortasında… Adı neydi? Yok, hatırlayamıyorum. Neyse…
Sadettin ile ayrılığımız hiç kolay olmadı. Onun için değil elbette, benim açımdan. O özgür bir birey olarak, mutlu mesut devam etti hayatına. Ben mi? Az sonra yazacağım cümlelerden sonra iyice bunadığımı, hayal âleminde yaşadığımı düşünmemeniz için, baştan uyarmak istiyorum. Sadettin ile ayrıldıktan sonra o küçük evde hiç yalnız değildim. Olmayı isterdim ancak olamadım. Daha ayrılığımızın ilk günü bir öküz yerleşti benim eve. Sabah, akşam, özellikle de geceleri hep göğsüme çöreklendi, nefesimi kesti, çığlık atacak noktalara getirip sessizce yaşadı. Nefes alamaz, ağlayamaz, yemek yiyemez, hayattan keyif alamaz oldum uzunca bir süre. Bir yandan hayata yeniden tutunma çabam bir yandan içimde koyulaşan yasla baş edemediğim zamanlar oldu.
Sırasıyla annem, babam, Pamuk babaannem, abilerim, eşim, işim… Hepsi sadakatsizlik ettiler, hepsi terk ettiler. Aralarda yaşadığım dost kırıklıklarına da değinmek isterdim ama kelimelerimi çok da fazla uzatmak istemiyorum. Ama dosttan yakın birkaç kız kardeşim oldu. Bakın onlar ailemden çok aile, eşimden çok eş oldular bana ve asla riyaya meyletmediler.
Sadettin’den sonra bir daha evlenmedim, kimseyi de sevmedim. Artık sütten ağzı yanmış mı dersiniz, yoksa her ömürde sevda bir defa yaşanır mı, bilemiyorum. Kendimi işe verdim, başka başka işlerde çalıştım. İki kedim oldu hayatta. İkisini de yavrularım gibi sevdim. Bir de nankör derler o canlara, insanlardan daha cananlık ettiler bana. Annem göçtü, babam göçtü, abilerim yaşlandı, yeğenler büyüdü.
Emekliliğim gelince bu bakımevine yerleştim. Çoluk çocuk olmayınca, eşini, dengini de bulamayınca insan, elleri kendine yâr edebiliyor. El dediğime de bakmayın, buradaki herkes öyle iyi ki.
Efendim, ben Sadakat. Altmış yaşındayım. Bakım evinde yaşıyorum. Bunları daha önce de yazmış mıydım? Her neyse… Adım imtihanım oldu. Bir ömrü sadakatsizlikle yaşadım. Şimdi her hikâyemin sonunda, unutmanın başlangıcındayım. Hasılı, bu öykünün, onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine cümlesiyle bitmeyeceğini anlamışsınızdır sanıyorum. Nasıl bitirelim?
Herkes gittikten sonra nasıl devam ettim, bu yaşıma nasıl geldim, anlatmadım değil mi? Benden her gidenle benden bir parça eksildi. Sonunda geriye benden bir şey kalmadı. Belki de bu nedenle şimdi aklım da gidiyor başımdan. Ancak madem nasihat olsun diye yazıyorum bu satırları siz sevgili okuyucularıma, o hâlde şunu da söylemeliyim. Hiçbir zaman vazgeçmedim, bunu bilmelisiniz. Vazgeçmeyi çok istediğim, vazgeçmeye çok yaklaştığım anlar oldu ama direndim. Her gece yokmuş gibi uyuyup yeniden var olarak uyandım. Her yeni sabaha gözümü açtığımda, “Madem gün başladı, o zaman hodri meydan,” dedim.
Hayat bana hiçbir zaman gül bahçesi vaat etmedi. Ancak gelin görün ki uzun zamandır bu bakımevinde, güller içindeki bahçesindeyim. Tırnaklarımla kazıdım, düştüm, kalktım. Ben Sadakat. İşte geldik, gidiyoruz. Yaşadık vesselam.



