Gece, balkon demirlerinin ardındaki kızı saklayamıyordu. Sokak lambaları bütün acımasızlığıyla yanıyor ve onunla alay eder gibi yüzüne vuruyordu. Evlerin ışıklarının büyük çoğunluğu sönmüştü, bazıları ise usulca sokak lambalarına eşlik ediyordu. O, demirlerin ardından şehre bakıyordu, sanki şehir bilinçli olarak ondan uzağa kurulmuştu. Ne tamamen dışarıdaydı ne de gerçekten içerideydi. Bedenen olduğu gibi zihnen de uzun zamandır eşikteydi.
Ağaçların dalları karanlıkta birbirine dolanmıştı ve yönleri belirsizdi, düşünceleri gibi. O, sokak lambasının ışığıyla aydınlanan dalları izledi uzun uzun, sanki yönlerini bulursa düşüncelerini de bulacaktı. Şehir hâlâ canlıydı; geç kalan adımlar, uzaktan gelen araba sesleri, açık kalmış ışıklar… Her şey devam ediyordu, onun durduğunu bilmeden. Zaten şehir birilerinin durduğunu fark edecek kadar yavaşlamazdı.
Bir zamanlar gecenin insanı dinlendirdiğini sanardı. Tüm hayatın, düşüncelerin, soruların ve sorunların yeni sabahı beklediğine inanırdı. Meğer sabaha kalacağını sandıkları aslında geceyi beklermiş, büyüyünce anladı. Gün boyu bastırılan ne varsa gece yanına otururmuş. Başını tekrar kaldırdı ve demirlerin ardına baktı. Arada bir araba geçiyor, farları bir anlığına binaların yüzlerini aydınlatıp kayboluyordu. Sanki şehir, sürekli “Buradayım,” deyip geri çekiliyordu. Rüzgâr ağaçların çıplak dallarına çarpıyor ve ince bir hışırtı yayıyordu. Geceye ait bir dil gibi geldi kulağına. Çünkü gündüzün gürültüsünde bu sesi duymak pek mümkün olmuyordu. Rüzgâr parmaklarının arasından geçip yüzüne çarpıyordu. Zaten artık parmaklarını da hissetmiyordu. Soğuk çoktan içine işlemişti.
Balkonda oturan kişi, bu manzaranın küçük ama dikkatli bir parçasıydı. Demirler soğuktu; metalin sertliği, şehrin duygusuzluğunu hatırlatıyordu. Aşağıda bir yerlerde açık bir marketin ışıkları yanıyordu; içeride biri rafları düzenliyor, belki de eve gitmek için dakikaları sayıyordu. Bir köşede bir pencere televizyon ışığıyla titreşiyor, başka bir yerde bir balkon kapısı gıcırdayarak kapanıyordu. Hayat, fark edilmek istemeden sürüyordu. Şehir geceleri daha dürüsttü. Gündüzün kalabalığı çekildiğinde, ortaya sadece geriye kalanlar çıkıyordu: yorgun binalar, eski çatılar, sıvası dökülmüş duvarlar… Her biri, taşıdığı hayatların izlerini sessizce gösteriyordu. O da bu izlere bakıyordu. Kendi içindeki yorgunluğu, şehrin yüzünde görüyordu.
Soğuk, yavaş yavaş kemiklerine işliyordu. Balkon, kendisiyle şehir arasında kurduğu küçük bir barış alanıydı. Burada oturmak, hayata sırtını dönmek değildi; sadece biraz durmaktı. Bazen şehir de duruyordu, ışıklarını kısarak, sesini azaltarak. Saat ilerledikçe sokaklar boşaldı. Araba sesleri seyrekleşti. Pencerelerdeki ışıklar tek tek söndü, şehir uyumaya hazırlanıyordu. O ise hâlâ balkondaydı ama içinde hafif bir hareket vardı, şehirde sabaha doğru başlayan o belirsiz kıpırtı gibi. Soğuktan kızarmış ellerini balkon demirine uzattı, artık hissetmiyor muydu yoksa elleriyle demirin soğukluğu aynı mıydı, karar veremedi. Kontrol etmekte güçlük çektiği bacaklarını zorlayıp ayağa kalktı ve daha da ileriye gidip balkon duvarına çıktı, usulca aşağıyı izledi.
Belki yarın bu şehir başka görünecekti.
Belki aynı sokaklar, aynı binalar ama farklı bir hisle.
Belki artık o da bu manzaranın sadece izleyeni değil, bir parçası olacaktı.
Şimdilik sadece duruyordu.
Şehir nefes alıyordu ve bu, ikisine de yetiyordu.



