Siyah, tahta, üstü rengârenk işlemeliydi. Minik ayaklarımda yürürken zor tutuyordum. Ağırdı. Güzeldi ama. İlk gördüğümde gözlerim kamaşmıştı. Artık sekiz yaşındaydım. Gece yastığımın altına koyup uyuyamayacak kadar büyümüştüm. Giyebilmek için sabahı zor ettim.
Ertesi sabahın başka bir önemi daha vardı. Camideki kuran kursuna başlayacaktım. Heyecanlıydım. Değirmendere’nin tüm yazlıkçılarının yaşıtım kızları gidecekti. Kızların daha çok ihtiyacı olmalıydı Kur’an öğrenmeye. Ne de olsa erkekler cuma namazına gidiyorlardı. Bir şeyler biliyor olmalıydılar. Cumaya neden kızlar gitmiyordu ki?
Sabah tüm heyecanım minik kalbimde, biricik anneannemin hazırladığı kahvaltıyı ettim. Annem ve dedem İzmit’e işe gittiler. Biz de anneannemle Kur’an kursumun ilk günü için eşarp seçmeye koyulduk. Bu çok renkli, bu çok süslü, bu çok gösterişli, bu çok kadın işi… Sonunda tak bir yemeni, iki ucunu geçir başının arkasından saçlarının altından, çapraz uçlar gelsin öne. Köylü kızı edasıyla hazırlan kursa. O yaşlarda neden bizim köyümüz yok diye çok üzülürdüm. Köye tatile giden arkadaşlarıma özenirdim. Ama kafamda hiçbir köy imajı olmadı. Çünkü hiç köyümüz olmadı.
Ayağıma bir önceki gün annemin kuzeninden gelen hediye takunyaları geçirdim. Çok güzellerdi. Kırmızı, sarı, yeşil işlemeli. Ağır, yürümesi zor. Sanırım büyümek böyle bir şeydi.
Camiye vardığımda, o yaşımda bana mücevher gibi gelen takunyalarımı kapıda çıkarmak zorunda kalmak yaşadığım büyük bir acıydı. Sonralarda çok ayrılık yaşayacaktım ama en çok içimi acıtan bu ayrılık olmuştu. Üstelik çok uzun süreli bir ayrılık değildi ama kendimi ağlamamak için zor tutmuştum.
Eski kokulu bir yerdi içerisi. Eski, rutubetli, tuhaf kokulu. Aklım takunyalarımdaydı. Elif, lam, mim, takunyalarım. Pencereden içeri süzülen gün ışında tozlar uçuşuyordu. O koku toz kokusuydu, sonradan tanıyacaktım. Her duyduğumda takunyalarım gelecekti aklıma. Elif, lam, mim, takunyalarım. O takunyalar ders boyunca çıkmadı aklımdan. Elif, lam, mim, takunyalarım. Elif, lam, mim, takunyalarım.
Hayal ettiğim gibi olmamıştı. Üstelik vakit geçmek bilmiyordu. Bir an önce dışarı çıkıp takunyalarıma kavuşmak istiyordum. Zaman geçmiyordu. Elif, lam, mim, takunyalarım. Takunyalarım temizdi, yeniydi, neden çıkarmak zorunda kalmıştım? Ayağım çıplak olunca daha mı iyi öğrenecektim Kur’an’ı? Onlar benim en süslülerimdi. Günah mıydı takunya giymek? Tamam peki, süslü takunya giymek günah olabilirdi. Elif, lam, mim, takunyalarım.
Nihayet ders bitmişti ve kendimi zor atmıştım kapıdan dışarı. Herkes bir hınçla terliğini arıyordu. Bulanlar, bulamayanlar. Takunyalarım. Yoktu. Benim süslü, siyah, üstü sarı, yeşil, kırmızı işlemeli takunyalarım. Evet ağırdı ama çok güzeldi. Ve yoktu. Eve kadar yalınayak, ağlaya ağlaya yürüdüm. Yemeniyi hırsla çıkardım, attım. Arapça Kur’an ile ilişkim bir daha hiç olmadı. Belki de bu yüzden bildiğim dualar 3 Kulhuvallah 1 Elham’ı geçmez.
Seneler sonra 99 depreminde o sahilin deniz altında kaldığını gördüğümde bile aklıma takunyalarım gelmişti. Burnumda aynı koku. Sanki temizlenmişti ama kokusu hiç gitmemişti.



