Perşembe, Nisan 30, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Elli Dakika

“İnsan bazen iyileşmekten çok, tanıdık acıya sadık kalır. Daha sağlıklı ilişkiler mümkünken aynı ilişki döngülerine çekilir, daha huzurlu bir yaşam ihtimali varken bildiği yorgunluğu seçer. Bu durum dışarıdan bakıldığında irrasyonel ya da kendine zarar verici gibi görünse de psikolojik açıdan bakıldığında çoğu zaman bilinçli bir tercih değil, zihnin kendini koruma biçimidir. Çünkü zihin için asıl tehdit acı değil, bilinmezliktir. Zihin için tanıdık olan her şey -acı bile olsa- bilinmeyenden daha güvenlidir. -Psychology Times Türkiye

Bekleme odası uzun ince bir alan. Sağlı sollu kapılarda doktorların odaları dizili. Çay-kahve alınabilecek açık bir mutfak alanın ortasına yerleştirilmiş. Turuncu, mavi ve sarı renkli koltukların mavi olanına oturuyorum. Geçen aydan beri iple çektiğim elli dakikaya az kaldı. Sözün bana verileceği, ayıplanmadan, laf sokulmadan ya da tepeden bakılmadan her şeyi anlatıp içimi dökebileceğim çok değerli elli dakikam başlamak üzere. Gene lal olup kalmazsam tabii.

Odada tekli bir koltuk, yanında bir sehpa. Sehpada bir kutu kâğıt mendil, bir şişe kolonya. Bir çalışma masası ve sandalyesi, masada evraklar, birkaç bitki, bir bilgisayar, tekli koltuğa dönük yerleştirilmiş bir masa saati.

Adamın dalgalı kumral saçları var, omuzlarında. Kirli sakallı, sakallarında yer yer beyazlar. Uzun boylu, hoş bir adam. Ama soğuk, daha doğrusu mesafeli. Belki meslek icabı, belki karakteri böyle.

Karşısındaki koltuğa oturuyorum. Bir an bakışıyoruz.

“Nasılsınız?” diye soruyor. Cevabın dudaklarımdan dökülen sözlerden çok gözlerimin ardında saklı olduğunu bildiğinden gözlerimin içine bakıyor. Keşke böyle baktığında aklımdan geçenleri okuyabilse.

“İyiyim,” diyorum kendimin bile duymadığı bir tonda. Kâğıtlarını çıkarıyor, hepsi benim hakkımda yazılarla dolu. Birkaç saniye içinde aklımdan düşünceler sel gibi akıyor.

Doktorcuğum sen beni neden rahatlatamıyorsun? Ya da ben sana neden içimi açamıyorum hayal ettiğim gibi?

İnsan kendi mutsuzluğu içinde mutlu olabiliyormuş meğer, bu mutsuzluğa alışabiliyormuş. Her sabah aynı güne uyanmayı, bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmamayı, derin kuyuların dibinde güneşsiz kalmayı kabulleniyormuş. Gökyüzünün mavisini görmeden, öten kuşların cıvıltısını duymadan yaşayabiliyormuş. Bu mutlulukları unutup kendi yarattığı cehennemde hayatta kalabiliyormuş.

Tüm bunları sana söylemek isterdim doktorcuğum ama hiç konuşasım yok. Ne zaman bir şey söylemeye başlasam gözlerimden yaşlar dökülüyor ve ben odandan kırmızı gözlerle çıkmak istemiyorum.

“Son gelişinizin üzerinden bir ay geçmiş,” diyor.

“Evet,” diyorum tereddütle, “daha düzenli gelmeye çalışıyorum.”

“Neler oldu bir ayda, ilaçlardan birini arttırmıştık.”

“Çok bir değişiklik olmadı.” Gözlerimi kaçırıyorum gözlerinden. Arttırmadım ben o ilacı, demiyorum. İçmek istemiyorum o ilaçları, demiyorum. Susuyorum.

Odadaki çiçeklere bakıyorum. Yere kadar inen pencerenin önüne dizmiş bir sürüsünü. O ise bana bakıyor. Sakince bekliyor. Bir iletişim kurmaya çalışıyor.

Ben çok yaralıyım doktorcuğum. Kanırtma yaralarımı, kan kaybından ölürüm. Bırak sessiz kalsın hepsi.

Tekrarlıyor sorusunu.

“Neler yaptınız, biraz anlatmayı deneyin.”

“Pek bir şey değişmedi,” diye yeniliyorum boğazımda düğümlerle. “Ufak tefek şeyler oldu beni mutlu eden.”

“Ne gibi?”

“Arkadaşlarımla vakit geçirdiğim birkaç gün oldu, o günlerde iyi hissettim.”

“Bu umut verici,” diyor.

Tortusu dibe çökmüş sözde duru bir su gibiyim. Sen beni eşeledikçe dipteki çamur kalkacak, suyu bulandıracak doktorcuğum. Yapma. Öyleyse niye geliyorsun bana, diyebilirsin. Ben de bilmiyorum. Belki bir umut iyi olacağıma dair. Karşındaki bu koltuğa oturduktan sonra dilim tutuluyor. Görüyorsun, hemen gözlerim doluyor.

Elimi dizlerimin üstünde kenetlemişim. Parmak uçlarım uyuşmuş, soğuk. Mendil kutusuna bakmamaya çalışıyorum. Bakarsam ağlayacağımı biliyorum. O da biliyor. İkimiz de biliyoruz.

“Konuşmak zorunda değilsiniz,” diyor. “Sessiz de kalabilirsiniz.”

Bu cümle aralık bir kapı gibi.

“Ben…” diyorum. Sesim bana ait değil. “İçimdekileri anlatmaya kalkarsam ağlamaya başlayacağım.”

Başını sallıyor. Defterine not almıyor bu sefer. Bana bakıyor. Gözlerini kaçırmadan.

“Ağlayabilirsiniz,” diyor.

Gözlerim doluyor. Mendile uzanıyorum.

“Ben çok yoruldum,” diyorum. “Ama bu yorgunluk uyuyarak geçmiyor.”

Bir damla düşüyor. Sonra bir tane daha. Yanaklarımdan süzülüyor.

“Herkes benden güçlü olmamı bekliyor. Ben de güçlü numarası yapıyorum. Gülüyorum. İşimi yapıyorum. Ama içimde sanki bir yer eksik. Bir şey sökülmüş de yerine konmamış.”

Biraz durup devam ediyorum.

“Bazen keşke daha kötü olsaydım diyorum. O zaman belki birileri anlardı. Bu hâlimle kimse anlamıyor. Ben bile.”

Öne doğru eğiliyor azıcık.

“Anlaşılmamak çok yalnız hissettirir,” diyor.

Kolonya kokusu karışıyor havaya. Kokuyu içime çekmek iyi geliyor. Şişeyi yerine bırakıyorum.

“İyi olmak istiyorum,” diyorum. “Ama nasıl olacağını bilmiyorum. Değişmek istiyorum ama kıpırdayamıyorum. Bulunduğum yer acıtıyor ama tanıdık. Bilmediğim bir yere gitmek daha korkutucu.”

“İçinde bulunduğunuz duruma ne kadar bağlı olduğunuzun farkında mısınız? Değişim sizi korkutuyor.”

“Bu doğru değil, sonuç olarak ben de isterim mutlu olmayı,” diyorum sesim kırgın.

“Herkes mutlu olmak ister şüphesiz.”

“Bundan iki sene önce böyle değildim, çok mutluydum.”

“Hastalığın seyri bu,” diyerek onaylıyor.

Fazlaca bir yorum yapmıyor, çok fazla dinliyor ama benimle ne düşündüğünü paylaşmıyor. Merak ediyorum. Ben de ona sorular sormak istiyorum. Mutlu mu acaba? Hayatında biri var mı? Evi nerede? Özgeçmişini okudum, dünyayı gezmiş altı ayda. Aileden zengin olabilir mi? Yaptığı işi seviyor gibi. Gerçekten bu kadar sakin mi?

“Ne düşünüyorsunuz,” diye soruyor?

“Mutlu olup olmadığınızı düşünüyorum,” diyorum.

Gülümsüyor.

“Sizce mutlu muyum?”

“Bence benim dışımda herkes mutlu,” diyorum öfkeyle.

Ciddi bir ifade beliriyor yüzünde, yüzünden çok gözlerinde.

“Niye böyle dediniz?”

“Böyle hissediyorum.”

“Bunun doğru olmadığını sizde biliyorsunuz aslında.”

Susuyorum.

“Bu konuşmalardan bir anlam çıkarabiliyor musunuz?”

“Benim işim bu,” diyor. Sonra ekliyor, “İlaçlarınızı düzenli almanız önemli.”

“Biliyorum, ne yazık ki.”

“İlaçları sevmiyorsunuz.”

“Beni uyuşturuyorlar, yaratıcılığımı öldürüyorlar, beynimi süngere çeviriyorlar.”

“Varlıklarının size verdiği fayda, yan etkilerinden daha fazla, ilaçsız olmaz bu hastalık.”

Yere bakıyorum, öylesine bir noktaya.

“Önümüzdeki seanslarda bir düzenleme yaparız ilaçlarla ilgili.”

Susuyorum. Karşılıklı susuyoruz.

Saat ilerliyor. Elli beş dakikaya yaklaştığımızı görüyorum.

Ah doktorcuğum, bu seans da bitiyor. Şimdi gene eve gidip bir sonraki seansı bekleyeceğim. Gene iyiymiş gibi yapacağım etrafımdakilere. Gene öfkemi içimde bastırıp kendi kendimi tüketeceğim. Gene gökyüzünün mavisini görmeden, öten kuşların cıvıltısını duymadan yaşayacağım. Gene kendi yarattığım cehenneme ineceğim. (*) Bir Hades’im de yok ki beni Persephone gibi yeraltı dünyasının kraliçesi yapsın.

Bu fikir gülümsetiyor beni.

Kaçırıyor gülümsememi.

Ayağa kalkıyorum. Dizlerim titriyor biraz. Kapıya yürürken arkamdan bakıp bakmadığını bilmiyorum.

Elim kapı kolunda duruyorum. Dönüp bakıyorum. Gözlerinin içine.

“Görüşürüz,” diyorum.

“Görüşürüz,” diyor.

İlk defa odadan kırmızı gözlerle çıkıyorum.

(*) Yunan mitolojisinde Persephone, bereket tanrıçası Demeter’in kızıdır. Yeraltı dünyasının tanrısı Hades, Persephone’ye âşık olur ve onu yeraltına kaçırır. Kızının kaybolmasına dayanamayan Demeter yeryüzünü kısır bırakır; ekinler büyümez, doğa ölür. Bunun üzerine Zeus araya girer ve Persephone’nin geri dönmesini ister. Bir anlaşma yapılır: Persephone yılın bir bölümünü annesiyle yeryüzünde, bir bölümünü Hades’le yeraltında geçirir. Persephone yeryüzüne çıktığında bahar ve yaz gelir; yeraltına döndüğünde ise sonbahar ve kış başlar.

Banu Kalkandelen
Banu Kalkandelen
1968 yılında İstanbul’da doğdu. Sırasıyla Maçka İlkokulu, F.M.V. Özel Işık Lisesi ve Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden mezun oldu. Yazmaya ortaokul yıllarında başladı. Milliyet Sanat Dergisi’nin açtığı “Genç Yazarlar” yarışmasında dereceye girdi. Kedim ve Ben sitesinde hayvan hikayeleri ve Kedici dergisinde makaleler yazdı. Profesyonel bir ajansta yazarlık, serbest içerik yazarlığı ve çevirmenlik yaptı. “Yazıya Giriş” ve “İleri Öykü Teknikleri” atölyelerini tamamladı. Editörlük tecrübesini geliştirirken çeşitli edebiyat dergilerinde öyküleri yayımlandı. “On Dört Pandabiyat Öykü Seçkisi” kitabında öyküsü ile yer aldı.

POPÜLER YAZILAR