Son zamanlarda geceleri, tam da Fikret Kızılok’un şarkısında olduğu gibi “Gecenin Üçünde” uyanıveriyorum. Gece, kaçan uykumu umutsuzca ararken, davetsiz misafirlerim oluyor. Kimi ayaküstü, kimi yatıya kalmak için kapıma dayanıveren düşünceler! Gecenin o saatinde bir ziyaretçim olmasını istemiyorum, evde yokmuşum gibi davranıyorum, duymazlıktan geliyorum ama kapıya dayandılar mı illaki açtırıyorlar kapıyı. Kaçışım olmuyor. Davetsiz misafirlerimin ortak özelliği çok geveze olmaları. Zihnimde oluşturdukları, örümcek ağına benzer bir ağın üzerinde çevik bir şekilde hareket ediyorlar. Belleğimde gizlenmiş X zamanından, kapı arkasına saklanmış Y mekânına, unuttuğumu sandığım Z kişisine ışık hızı ile geçiş yaptırıyorlar bana. Bazen de o ağın iplerine takılıp kalmış bazı simgeler bir anda yolumu kesiyor ve beni bir labirente fırlatıyor. O labirentin içinde dönüp duruyorum.
İstanbul Modern’de sergilenen Japon sanatçı Chiharu Shiota’nın kırmızı renkli ipliklerle birbirine bağlı, dev bir örümcek ağını andıran “Dünyalar Arasında” isimli yerleştirmesini gördüğümde, ilk aklıma gelen size anlattığım bu uykusuz geceler oldu. Geceleri adım adım ilerlemeye çalıştığım ağın içinde ne hissediyorsam, bu çalışmadaki kırmızı ipliklerin oluşturduğu tünelin içine girip yürürken de aynısını hissediyorum. Biraz tedirginlik, biraz merak… Kırmızı rengiyle, damarlardaki kanı ve hayatın akışını temsil eden ağların içinde kaybolmadan devam edebilecek miyim yoksa bir yerlerde takılıp kalacak mıyım bilmiyorum… Ama devam ediyorum. Hayatlarımıza da belirsizlik içinde, belirsizliğe rağmen devam etmiyor muyuz?
Shiota’nın örümcek ağı içinde, bir anda karşıma bavullar çıkıyor, hiç beklemediğim anda belleğimden gecelerime fırlayan simgeler gibi… Örümcek ağına takılmış kalmış bavullar. Her bir bavulun hikâyesi ayrı… Nereden gelip, nereye gittikleri, kimlerin taşıdığı, neye tanık oldukları belirsiz… Sahipsiz ve kimliksizler. Shiota için bavulların her biri, bir insanı temsil ediyor. İplikler ise insanlar arasındaki bağları… Kimi zaman bu bağlar çok açık, neredeyse gözle görülür şekilde oluyor. Kimi zaman ise var ile yok arasında bir yerde, sadece hissediliyor. Shiota, izleyicilerin, bu bavullarda kendi yansımalarını görmelerini, herkesin kendi hikâyesini bulup çıkarmasını istiyor. Ben bavullardan birinin yanında güzel bir kadın görüyorum. Kucağındaki bebeğiyle, sevdiği adamı terk edip, kendisine yeni bir hikâye yazan, dolu dolu yaşadığı hayatından kalanları ömrünün son günlerinde küçük bir bavula sıkıştırmayı tercih eden bir kadını… Anneannemi… “Böylesi iyi,” diyerek bavulunu alıp sonsuz bir yokluğa doğru yürüyor.
Chiharu Shiota da bavulunu alıp gidenlerden…
Osaka’da doğar, büyür ama yol onu Berlin’e götürür. Berlin’de yaşamaya başladığında, duvar yıkılalı sekiz yıl olmuştur. Ama şehri ve şehrin insanlarını bölen duvarın ruhu hayalet gibi gezmeye devam etmektedir. Arafta kalma, bütüne ait bir parçanın duvarın diğer tarafında rehin bırakılması ve bu zoraki parçalanmanın neden olduğu boşlukta var olabilme çabası… Shiota’nın Berlin’deki tanık olduğu duygu durumları, hayata bakışını ve sanatını etkiler. Resimde sıkıştığını hissettiği için performans sanatına yönelir, Marina Abramović’in öğrencilerinden biri olur. Bir süre sonra enstalasyonlara odaklanır. Üç boyutlu resim izlenimi yaratan çalışmalarında ipliği fırçasının bir uzantısı gibi kullanır.

İstanbul Modern’deki yerleştirmesinde bavul ve kırmızı iplik kullanır ama diğer çalışmalarında kendisini bunlarla sınırlandırmaz. Bavul yerine anahtar, sandalye, ayakkabı, yatak ve elbise gibi nesneleri de çok etkileyici bir şekilde kullanır. Kırmızı, beyaz ve siyah ipliklerle farklı duygular ve deneyimleri hissettirir.
Birbirimize Her Şeyi Söyleyebilirdik kitabında Judith Hermann “Bir cümleyi seçmek için verdiğiniz her karar başka pek çok cümleyi seçmeme kararıdır. Bir öykü için vereceğiniz her karar başka pek çok öyküyü elimine eder. Bir sözcük bir başka sözcüğü yok eder. Yazmak silmek demektir.” diye yazar.
Yaşarken yaptığımız seçimler de böyle değil mi? Seçtiğimiz bir yol, diğer yolları elimine etmiyor mu? Bir seçim, seçilmeyen diğer olasılığın yerine geçmiyor mu? Sadece yazarken değil, yaşarken de siliyoruz gibi geliyor bana…
Shiota’yı Berlin’e götüren yol, hangi olasılıkları silmiştir diye merak ediyorum. Eğitimini aldığı resimde sıkıştığını hissetmeseydi, Osaka’da kalmayı tercih edip, Berlin’e gitmeseydi, nasıl bir sanat pratiği geliştirmiş olacaktı?
Doğduğu yerde yaş almayarak, çok farklı kültürlerden beslenip kabuğunu değiştirerek Shiota’nın çok ciddi bir dönüşüm yaşadığını ve sanatının sınırlarını genişlettiğini hissediyorum.
İyi ki silmiş bir şeyleri…



