Çocukluğu ve gençliği Akaretler yokuşunun sonunda, Valide Çeşme’nin karşısındaki köşe apartmanda geçmişti. Yetmişli, seksenli yıllardı. Maçka’nın en güzel seneleriydi. Mahallenin içindeki parkın hâlâ kocaman göründüğü zamanlardı. Henüz Taşlık Gazinosu yıkılıp yerine Swissotel dikilmemiş, apartman katları iş yerlerine çevrilmemişti. Herkesin birbirini tanıyıp selam verdiği, güzel günlerdi. Hafta sonları babasıyla gözüne kocaman görünen o parka gider, saatler geçirirlerdi.
Şimdi, seneler sonra vedalaşmak için geldiği ve hayatının ilk yirmi beş yılının geçtiği, bu evin her köşesinde saklı olan anılarla yüzleşmeye hazırdı.
Apartmana girdiğinde posta kutularının önünden geçip asansöre doğru yöneldi. Dördüncü katın düğmesine bastı. Daire kapısını açtığında portmantonun aynasında kendini gördü. Bu aynanın altında ev telefonunun durduğu bir raf vardı. Anahtarını şimdi boş olan o rafa bıraktı. Üzerindeki yağmurluğu çıkarıp astı. Koridoru geçip çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği odaya yöneldi. Uzun yıllar ablasıyla paylaştığı, ablası evlenip Amerika’ya gittikten sonra tamamen kendisinin olan oda, apartman boşluğuna bakması sebebiyle pek makbul bir konumda değildi. Yine de severdi odasını. Şekli dikdörtgen değildi, kare de değildi. Yamuk denilebilirdi. Ya da yamuk çokgen gibi bir şey. Duvarları uçuk pembeye boyalıydı. Çocukken bazı geceler apartman boşluğundan gelen sesler duyar, ablasını uyandırırdı. Sonra sonra sesler kesildi. O zaman seslere alıştığını anladı.
Kâbus gördüğü gecelerde koşa koşa gittiği annesiyle babasının odasına girdiğinde, eskilerden bir koku geldi burnuna. Annesinin parfüm kokusuyla karışık bir mobilya kokusu gibi. Burada en çok akşam saatlerinde vakit geçirirlerdi. Televizyonda Cnbc-e açık olurdu. Yabancı komedi dizilerinden birini seyreder, çay içer, bisküvi yerlerdi. Babasının henüz gelmemiş ama gelmek üzere olduğu saatlerdi. Annesi yeşil kadife bir koltukta oturur, kendisi de yatağın üzerine bağdaş kurup yerleşirdi. Henüz canının yanmadığı güzel günlerdi. Ana caddeye bakan odadan sokağı izlerdi. Tam karşıda birkaç bank ve küçük bir yeşillik alandan ibaret olan mahalle meydanı vardı. Sonra sola doğru çiçekçi, market, eczane sıralanırdı. Karşı apartmanın bir dairesinde perdeler bazen aralık olurdu. Kocaman sütunlu büyük salon görünürdü. Genelde içerde kimseyi göremezdi, salona biri girerse utanır, bakmaktan vazgeçerdi.
Arada yer alan büyük oda babaannesinin odasıydı. Babaannesi uyurken içeriye süzülüp yükselen ayı seyrettiği pencerenin önünde durdu. Sonra gözleri birlikte Burda dergilerine baktıkları divanı aradı. Derginin sayfalarını çevirirken her sayfada en beğendikleri modelleri birbirlerine gösterirlerdi. Bu çok eğlenceliydi ve her ay annesinin yeni sayıyı almasını sabırsızlıkla beklerdi.
O sütunlu büyük salonun bulunduğu karşı apartmanın epeyce yaşlı, yaşlılıktan ufalmış, ufala ufala ufalanmış bir kapıcısı vardı. Bu kadın her sabah beyaz saçlarına kahverengi bir bant takar, elinde kendi kadar sepetiyle apartmanın alışverişini yapardı. İşlerini hallettikten sonra akşamüstü saatlerine doğru dışarı çıkar ve sokakta yere atılmış ne kadar çöp varsa hepsini tek tek elleriyle toplayıp çöp kutularına atardı. Hiçbir gün aksatmazdı bunu. Herkes bilir, tanır, kimse yadırgamaz, hatta bazıları yardım ederdi. Akşam saatleri oldu mu, bu kadını seyretmek için pencerenin önüne kurulurdu. Bazen babaannesi de katılırdı ona.
“Bak,” derdi, “hiçbirini atlamıyor.”
“İğrenmiyor mu? Çok iğrenç bence.”
“İğrenmiyor demek. Yoksa yapar mı her gün?”
“Çok mu sıkılıyor acaba?”
“Çok işi olmalı apartmanda ama çalışkan biri belli ki.” Kadın içeri girinceye kadar izler, akşam eve gelince de babasına bir çırpıda anlatıverirdi.
Uzun koridor boyunca yürüdü. Buzlu camı olan büyük ara kapıyı açtı, açık bırakarak salon tarafına geçti ama salona girmedi. Antreden sonra tekrar bir kapı vardı. O kapının ardında ise mutfak ve küçük bir oda yer alıyordu. Adı küçük odaydı zaten. Geceleri bazen orada toplanırlardı. Küçük odada örtüsünü ve yastık kılıflarını annesinin diktiği küçük bir divan, yeşil kadife koltuğun diğer eşi, bir çalışma masası ve sandalyesi, bir de televizyon vardı. Elbette o da küçüktü. Dar sokağa bakan bu odada en çok karşı sıradaki apartmanları gözetlemeyi severdi. En yakın binanın üst katında, perdenin hiç kapanmadığı bir daire vardı. Babası perdeyi çekmedikleri için kızardı. Burada yaşayan adam sık sık pencereyi açıp sigara içerdi. Eğer camdan bakıyorsa ona el sallardı.
Sokağın karşı köşesinde bir eczane, onun yanında bir büfe yer alırdı. Eczane annesinin deyişiyle, “Bugüne kadar var olan en pis eczane,” idi. Gerçekten yeterince büyüyüp tek başına gitmeye başladığında, her yerin toz içinde olduğunu kendi de fark etmişti. Bir de kuaför vardı ki onun da aşağı kalır yanı yoktu. Mecbur kalınca eve çok yakın olduğundan gidilebilirdi sadece. Yok yok, o zaman bile gidilmezdi. Büfeye ise diyecek yoktu. Hem temizdi hem de leziz dürümler yapardı. Atıştır Büfe idi adı. Unutmamıştı bunca yıla rağmen. Sokak sol tarafta kalan parka doğru iyice daralırdı. Arada sırada geceliğiyle sokağa çıkan, adını sanını bilmedikleri bir kadın belirmeye başladığında ortaokul yıllarındaydı. O dar sokakta tüylü terlikleri, gecelik ve sabahlığıyla salına salına markete gider, gazetesini ve ekmeğini alırdı. Babası, “Zavallı,” derdi. “Zavallı kadın.” Sahi ne olmuştu o kadına, birdenbire yok olduğunu hatırlıyordu sadece.
Salona geri döndü. Kapıyı açtı. Kocaman bir L salondu burası. Eskiden mobilyalı müzik setinin olduğu tarafta yere oturdu. Birden ağlamaya başladı. Çocukluğunu bu kadar özlemiş olduğunu hiç fark etmemişti. O eski günler âdeta bir rüya gibi uzaktı. Sanki başka bir hayattı. Yarım saat kadar yerde kaldı. Ağlaması durmuştu. Bu evi bir daha görmeyecekti. Yeni sahipleri sağa sola saçılmış bunca anının farkına bile varmadan bir hayat kuracaklar, kendi anılarını oluşturacaklardı. Asla onun kadar anı biriktiremez, onun olduğu kadar mutlu olamazlardı.
Yerden kalktı. Koridordan geçip bütün odalarla tekrar vedalaştı. Portmantonun aynasına bakarak yağmurluğunu giydi. Sokak kapısını açıp çıktı ve kapıyı kilitledi. Asansöre binip aşağıya indi. Anahtarı kapıcıya bıraktı. Sonra posta kutularının önünden geçti. Apartmandan çıkıp sağa Akaretler yokuşuna döndü. Buradan Beşiktaş’a inip vapurla karşıya geçecekti. Denizden esiyordu rüzgâr. Saçları darmadağın. Boğazında geçmişe duyduğu hasretin düğümleri vardı.



