Ben Ali. Yıkım ustası Ali. Bu kentin her semtinde yıkılacak evlere imza atmışlığım var. Kaç yıldır adına “Kentsel Dönüşüm” dedikleri yıkım işlerini yapan yüzlerce ustadan biriyim. Ben ve iş makinem ayrılmaz bir parça gibiyiz. İnşaat firmasında çalışmaya başlayalı ne kadar oldu bilmiyorum. Eski evler, eski dükkânlar, ofisler falan derken bu semtin son bir mahallesinin de yıkım işini bizim şirket almış. Bu, benim için son yıkım olacak, sonrasında artık köyüme döneceğim.
Sabah erkenden gelmiştim mahalleye ama kurallar gereği saat belli bir saatte başlanıyordu yıkıma ve belli bir saatte de bitirmek zorundaydık.
“Bugün şuradaki eski apartmanı yıkıyoruz.”
Ustabaşının sesi sabahın sessizliğini böldüğünde çayımın son yudumunu içiyordum. Ömrünü tamamlamış binalar… Bazılarının yerini şehrin tarihini yansıtan binalar yerine ruhsuz, modern, daha yüksek binalar alacaktı.
Benim işim sorgulamak değildi, ben sadece verilen işi yapan bir ustaydım.
Sokağın bir köşesinde öylece terk edilmiş ve örselenmiş gibi duran binaya baktım. Pencereleri çoktan sökülmüş, kapıları çıkarılmıştı. Sanki bina kendisini yıkacağımı anlamıştı ve hüzünlü gözlerle bana bakıyordu. Kırgın ve mahzun. Bugüne kadar bunca yıkım yaptım, bu bina gibisini görmedim. İçten içe bir ağıt yakmış, sesini bana duyurmaya çalışıyordu sanki.
Kepçeye bindim ve yüzümü binaya çevirdim. Motoru çalıştırmamla birlikte etraf sessizleşti. Kumandayı ileri iterek ilk darbeyi vurdum.
Sonra ikinci darbe geldi. Ağıt sesi hızlanmış gibi kulaklarıma doluyordu sanki. İlk beton parçaları kopmak istemeyerek yerlere düştü. Sonra durmadım ve üçüncü darbeyi de indirdim. İşte o anda gökyüzüne doğru yayılan bir toz bulutu kapladı ortalığı.
Benim acımasızca vurup indirdiğim duvarların ardında ne yaşanmışlıklar saklıydı kim bilir? Acılar, sevinçler, hayaller ve umutlar. Her biri bir köşeye saklanmış öylece, yeniden keşfedilmeyi bekliyor olabilirler miydi?
Bina yavaş yavaş yıkılmaya başlamışken evlerden birinde kırmızı arabasıyla oynayan küçük bir çocuk belirdi gözlerimin önünde. Annesine doğru koşarak neşeyle gidiyordu. Annesi elinde bir dilim reçelli ekmek ve bir bardak meyve suyuyla onu beklemekteydi. Çocuk önce annesinin yanağına kocaman bir öpücük kondurmuş, sonra da ekmeğini eline almış, meyve suyunu içmiş ve yine geldiği gibi koşarak oyununa geri dönmüştü.
Her yana yükselen toz taneleri yavaş yavaş dağılırken bahçede çiçekleri sulayan yaşlı adamı gördüm. Her bir çiçekle hem konuşuyor hem de çiçeklerini suluyordu. O sırada yanına gelen komşularından biriyle selamlaşmış ve bahçedeki salkım söğüdün altında bir el tavla oynamak için sözleşmişlerdi bile.
Camlardan birine yapışmış gibi bekleyen genç kız dikkatimi çekti. Bu sarı saçlı güzel kız, sokağın başında görünen sevgilisini bekliyordu. Delikanlıyı görür görmez kızın yüzünde güller açıldı birden. Bir bakış, bir gülüş, gençliğin mucizesi ve aşkın ayak sesleri de delikanlıyla birlikte sokak boyunca yürüyordu sanki.
İşine geç kalmış genç kadın, olanca güzelliğiyle ve mis gibi limon kolonyası kokarak aceleyle geçti iş makinesinin yanından. O güzel kahverengi gözlerinde büyük bir hüzün vardı. Evde yatmakta olan eşi geçen hafta büyük bir kalp krizi geçirmişti. Zaten işe geç kalmasının sebebi de buydu.
O sırada kapıdan çıkan yaşlı kadına postacı bir zarf uzattı. “Hadi yine iyisin Fatma Teyze, oğlundan mektup var,” dedi. Yüzü bir anda ışıl ışıl oldu kadının. Aceleyle açtı mektubunu ve merdivenlere oturup okumaya başladı. Okudukça yüzündeki mutluluk ve göz pınarlarındaki birkaç damla gözyaşı, bir toz tanesinin üzerine atlayıp sonsuza karıştı.
Bir başka evde yaşlı bir dede, etrafındaki yakınlarıyla vedalaşıp gözlerini bilinmeze yumarken ruhu pencereden dışarı çıkıp huzur içinde bir tozla birlikte arşa yükseldi.
Postacı giriş kattaki dairenin kapısını çalarak, genç kıza üniversite sınav sonucunu getirmişti. Heyecandan elleri titreyerek zarfı açan genç kız, sevinç içinde postacının boynuna sarılmıştı. Bir yandan da annesine seslenerek kazandığını müjdeliyordu. Artık onun da umutları gerçekleşmiş olduğuna göre, o umutlar da ağır ağır tozların üzerinde yok olabilirdi. Sıra yeni umutları biriktirmeye gelmişti.
Ben yıkıma devam ettikçe her bir toz tanesinin yaşanmış hayatları anlattığını gördüm. Anladım ki evler sadece beton yığınlarından ve taştan ibaret değildi. Binaları yıkabilirdiniz ama anıların her biri, bir yerlere sinmiş olarak yaşamlarına devam ediyordu. Bu anılar bazen bir toz tanesinin dumanına karışarak geliyor ve içinizde bir yerleri sızlatıyordu.
Ben böyle tozlara ve onların anlattıklarına dalmışken, ustabaşı yanıma geldi ve sordu:
“Ne oldu Ali? Neden durdun?”
“Biliyor musun usta, her bir toz tanesi bir ömür anlattı bana.”
Ustabaşı garip garip yüzüme baktı:
“Sıcak mı geçti senin başına Ali? Hadi devam, devam…”
Nasıl anlatabilirdim ki?
O sadece tozları görüyordu. Bense yaşanmış hayatları.
Kepçeyi yeniden çalıştırdım.
Bir darbe, bir darbe daha…
Önce duvarlar birer birer yok oldu, sonra merdivenler yıkıldı, çatı çöktü.
Son kolon yıkıldı ve nihayet yıkım bitti.
Makineyi susturdum. Her bir hatıra saklandıkları yerlerden çıkarak özgürlüklerine kavuşmak için göğe doğru yükseldi.
Etrafta yalnızca sessizlik kaldı.
Tozlar hâlâ rüzgârla dans etmeye devam ederlerken, işime ve arkadaşlarıma veda ederek mahalleden ayrıldım ama tozların o gün bana yaşattıklarını hiç unutmadım…



