Tema önüme ilk geldiğinde zihnim ister istemez kelimenin o somut ve teknik anlamına gitti. Sözlükler tortuyu; bir sıvının dibine çöken katı madde, bir çökelti ya da kahvenin telvesi olarak tanımlar. İlk bakışta hayata, insana ve duygulara uzak görünen teknik bir kelime…
Ancak edebiyatın ve yazmanın büyüsü de tam burada başlıyor. Fark ettim ki biz bu ay “tortu”yu somut bir çökelti olarak değil; yaşanıp bittikten sonra hayatın süzgecinden geçen, ruhumuzun derinliklerinde demlenen, o insani hisler üzerinden ele alacaktık. Zaman akıp gittikten, fırtınalar dindikten sonra bizde kalan o asıl öz neydi? İşte bu sorunun peşine düşmeliydim.
Düşündüm…
Çocukluk yıllarıma gittim önce. Sokaklarda özgürce koşup oynadığımız, hayatın henüz omuzlarımıza hiçbir yük bırakmadığı, her şeyin alabildiğine sade, dertsiz ve duru olduğu o günlere… Hafızamı yokladım ama aradığımı bulamadım. O saf sadelikten geriye bir tortu kalmamıştı; çünkü o günler zaten kendi hafifliğiyle uçup gitmişti.
Sonra babamın iflas ettiği o karanlık günlere gittim. Çocukluğumun apansız bitip gençliğimin başlayacağı yaşlarda, daha genç olmayı beceremeden büyümek zorunda kaldığım o zor zamanlara… Yok, aradığım bu da değildi.
Ardından çocukluk aşkım geldi aklıma. Ailelerimiz izin vermediği için yollarımızın ayrıldığı, kalbimin bir köşesinde tam yedi yıl boyunca sabırla beklediğim o yarım kalan hikâye…
Ama o da değildi. Çünkü bunların hiçbiri henüz tortuya dönüşmemişti. Dokundukça hâlâ sızlayan, canımı acıtan açık yaralardı onlar. Bazı acılar tamamen geride kalmıyor, tortu olamayacak kadar taze ve keskin kalıyordu. Tortu ise sakinleşen, durulan bir şey olmalıydı.
Durdum ve düşündüm. Biz neden yaşanıp biten şeylerin yükünü taşımayı bazen bu kadar seviyoruz? Oysa hayat, arkamızda bıraktığımız bir rüzgâr gibi; onu geri döndüremeyiz, yönünü değiştiremeyiz. Belki de mesele geçmişi yeniden yaşamak değil, o fırtına dindikten sonra geriye ne kaldığını görebilmekti.
İşte o zaman fark ettim. Diğer yaşanmışlıklardan bende derin bir sızıdan başka bir şey kalmamıştı.
Ama tortu farklıydı. Tortu sadece geçmişin gölgesi değil, bugüne kalan o kıymetli özdü. Tıpkı kahvenin telvesi gibi… Biz o telvede bile umut arayan, geleceğe bakan bir kültürün insanıyız; fal bakar, çökeltinin içinden güzel şeyler çıkarmaya çalışırız. Ben de bana acı değil, umut bırakan o asıl tortumu aradım.
Ve sonunda buldum.
Benim gerçek tortum, Almanya’ya ilk geldiğim yıllarda yaşadığım o büyük, o uçsuz bucaksız yalnızlıktı.
Türkiye’de otuz altı yıl boyunca aile bağlarının sımsıkı olduğu, sokaklarında tanıdık yüzlerin eksilmediği, sosyal çevresi geniş bir hayatın içinde nefes almıştım. Sonra bir gün kendimi bambaşka bir ülkede, bambaşka bir şehirde buldum.
Yeni bir ülkeye, yeni bir şehre, yeni bir eve, yepyeni bir dile adapte olmaya çalışıyordum. Üstelik sadece bu dış dünyaya değil; aynı anlarda evliliğe, peşinden gelen anneliğe ve tepeden tırnağa değişen bütün hayatıma da uyum sağlamak zorundaydım. Bir yandan yeni bir düzen inşa ederken, diğer yandan geride bıraktıklarımın özlemiyle kavruluyordum.
Kaybettiklerime gidememek… Yeni doğan bebekleri kucaklayamamak… Bayramlarda, düğünlerde, cenazelerde, yani hayatın tüm o keskin virajlarında sevdiklerimin yanında olamamak… İnsan bazen kilometrelerle değil, içinde yer alamadığı, paylaşamadığı anlarla yalnızlaşıyor. Benimki de tam olarak böyle bir yalnızlıktı.
Dışarıdan bakıldığında yalnız değildim aslında. Eşim vardı, çocuklarım vardı. Ama insanın kök saldığı bir çevresi, bir dostu, sığınacağı bir sosyal hayatı olmayınca; bazen dört kişilik çekirdek bir aile bile o kocaman boşluğu doldurmaya yetmiyordu.
O yıllarda çok yalnızdım. Ve işte o derin sessizliğin içinde, kendime nefes alacak alanlar açmak için hikâyeler yazmaya başladım. Karakterler oluşturuyor, hayaller kuruyor, zihnimde sığınabileceğim yeni dünyalar inşa ediyordum. O günlerde, bu yalnızlığın bana ömrümün en büyük hediyesini hazırladığından tamamen habersizdim.
Sonra takvimler 1 Mayıs 2025’i gösterirken hayatımın en güzel dönüm noktalarından biriyle karşılaştım: Göçmen Kadınlar Derneği. Ve bir bardak serin limonata eşliğinde tam on iki yıl süren o uzun yalnızlık, nihayet son buldu.
O büyük kadın dayanışmasının, o sıcacık çemberin bir parçası olduktan sonra hayatımın rengi değişti. Artık sadece arkadaşlarım değil; omuz omuza yürüdüğüm kız kardeşlerim var. Birlikte etkinliklere gidiyor, kitap kulübümüzde dünyaları tartışıyor, el işi kulübümüzde üretiyor ve tiyatromuzla sahneye çıkıp birlikte gülüyoruz.
Bu yalnızlık döneminde, odamın kuytusunda yazdığım hikâyelerden biriyle daha sonra Çünkü Kadınız Kolektifi tarafından düzenlenen bir yarışmaya katıldım. Hikâyemin o yarışmada yer alması bile içimde tarifi imkânsız bir heyecan yaratmıştı. Yazdığım, ruhumdan döktüğüm bir şeyin böyle kıymetli bir platformda karşılık bulması, benim için çok değerliydi. Üstelik o yarışma, yolumu bugün severek yazdığım bu güzel kolektifle kesiştirdi. Şimdi her yeni tema, bana dünyaya bakacağım yepyeni bir pencere açıyor.
Dönüp arkama baktığımda, yazının başındaki o sorunun cevabını çok daha net görebiliyorum.
Tortu, bizi geçmişe hapseden o ağır yükler değilmiş. Tortu, yaşanıp bitenlerin ardından geriye kalan, bizi dönüştüren ve büyüten özmüş.
Ben bugün kendi tortuma baktığımda artık o eski yalnızlığı görmüyorum. O yalnızlığın içinde filizlenen cesareti, kurduğum dostlukları, çıktığım yolları ve yeniden keşfettiğim kendimi görüyorum.
Meğer hayatın beni uğrattığı o en büyük yalnızlığın dibinde kalan en güzel tortu, yazma aşkıymış.
O yıllar geçti. O yalnızlık bitti.
Ama geriye kalan bu aşk, hâlâ benimle yürümeye devam ediyor.



