Yıl 2014. Günlerden çarşamba. Kütüphanede 17.30 – 20.00 saatleri arasında verilen akşam dil kursunun film gösterimi var. “Filmrommet” dediğimiz sinema odasını alelacele hazırlıyoruz. Gelenler Norveççe öğrenen göçmen yetişkin grubu. Şöyle bir bakıyorum: Afgan’ı var, Pakistanlısı, Vietnamlısı, Rus’u, Filistinlisi, Tunuslusu… Ama en çok Kosovalılar dolduruyor 18 kişilik bu grubu. Oynatılacak filmin adı Persepolis. Işıkları kapatıyorum; fakat oda sinema salonlarındaki kadar karanlık değil, yüzler hâlâ seçilebiliyor.
Ve film başlıyor.
İlk önce, gruptaki erkeklerin garip bir şekilde konuşmayı aniden kesip çuval gibi ağır bir sessizliğe bürünmesi çekiyor dikkatimi. Derken arkadaki küçük projeksiyon makinesinin ışığı duvara gerilmiş bez perdeye yansıyor, üzerinde kapkara çizgiler belirince bunun bir animasyon filmi olduğu anlaşılıyor. Diz hizalarına kadar uzanan rengârenk tunik benzeri kameezleriyle ön sıralarda oturan iki kadın -biri Pakistanlı, diğeri Afgan- dupattalarını hemen ağızlarının üzerine çekiveriyorlar. Bir yandan da o iri, koyu renk gözleriyle çaktırmadan etrafı tarıyorlar. “Ne yani, çizgi film izlemek için mi buradayız bu akşam?” diye fısıldaşıp kendi aralarında somurtuyorlar.
Arka sıralardan öğretmenlerinin “Şşt, lütfen…” diyen hafif ama uyarıcı sesi yükseliyor. Kadınlar hemen toparlanıp susuyor. Odadaki o kısa hayal kırıklığı dalgası yerini yavaşça perdeye doğru çekilen meraklı bir sessizliğe bırakırken ben de en arkadaki ahşap sandalyelerden birine ilişiyorum, sırtımı falu kırmızısı duvara yaslayarak.
İşte o an, o ahşap sandalyede otururken kaybolduğumu hatırlıyorum. Tıpkı şimdi, aradan geçen onca yıla rağmen bu satırları yazarken kaybolduğum gibi.
Marjane Satrapi’nin ölüm haberini okuduğum haziran başından bu yana o akşamın anısı hiç çıkmıyor aklımdan.
Haberi okurken “İyiler erken ölüyor,” diye mırıldanmaya başlıyorum. Sonra “İyi insanlar hep üzüntüden ölüyor,” diyerek sesimi biraz kaldırdığımda, sağ omzumdan “cik!” diye onaylayan bir ses yükseliyor. Mango. Cennet papağanım. Evdeyken âdeta yapışık yaşıyor benimle, sanki ruhumun tüylü hâli… Haberin devamını okurken bir bakıyorum, hakikaten az önce dile getirdiğim şey yazıyor sayfada: “Üzüntüden öldü.” 4 Haziran 2026’da henüz 56 yaşındayken Paris’te hayatını kaybeden Satrapi’nin ölüm nedeninde, yaşadığı derin üzüntünün ve bir yıl önce kaybettiği İsveçli eşi Mattias Ripa’nın ardından duyduğu o kederin büyük bir payı varmış.
Yine dalıyorum kendime.
Ben niye ölmüyorum o zaman?
Ben iyi bir insan değil miyim?
Soruyu içimden mırıldanmama rağmen Mango yine “cik!” diye bir ses çıkarıyor. Bu seferki biraz alaycı geliyor kulağıma. Sanki “Sen mi? Çamaşır askılığında kurumuş çamaşırlar iki gündür toplanıp katlanmayı bekliyor,” der gibi. Absürt sorularla cebelleşip durdum haftalarca. “Üzüntüden ölmek için demek ki üzüntüyü doğru dozda ayarlamak lazım. Ben hâlâ fazla kaçamak yapıyorum, anlaşıldı.” Ta ki zihnim beni yeniden o kütüphane akşamına o ilk karşılaşmaya götürene dek işte böyle boktan bir ruh hâlindeydim.
Sonra biraz kırgınlık, biraz da o absürt soruların ağırlığıyla tekrar döndüm onun dünyasına, çizgilerine, geride bıraktıklarına.
Esasen en sıra dışı sanatçılar bize dünyayı uzun uzadıya açıklayanların aksine, ona baktığımız açıyı kökünden değiştirenler oluyor. Marjane Satrapi ile tanışmadan önceki zamanlarımı hatırlıyorum mesela. Benim için İran neydi ki o zamanlar? Gazete manşetlerinden fırlayan haberler, Humeyni’nin o sert, keskin çehresiyle özdeşleşen televizyon görüntüleri ve tüm bunlardan örülü birtakım soyut kavramlar… Hepsi bu.
Sonra Persepolis girdi hayatıma. O uzak, yabancı ülke; bir anda bir mutfak masasına, hummalı bir okul bahçesine, bir büyükannenin göğsünde sakladığı yasemin kokulu öğütlere ve gencecik bir kızın paramparça kafa karışıklıklarına dönüşüverdi. İnsani bir yüz kazandı yani. Bu dönüşüm, uzaktan bakınca ne denli basit, ne denli sıradan görünüyor hâlbuki… Ama insan durup düşününce, bunun hayatta ne kadar nadir gerçekleştiğini fark ediyor. Filmi izlediğim yıl, kitabın Norveççe baskısını da satın almıştım. İşte şimdi evdeki kitabın değeri, ona yüklediğim anlamla bir anda katlanıveriyor.
Satrapi’de beni en çok vuran, içimi titreten şey; bir simgeye dönüşmeye, bir bayrak gibi dalgalanmaya zerre kadar ilgi duymamış olmasıydı. Evet, burası dünya. Burası garip bir yer ve sürekli kendine temsilciler arıyor. Hele ki günümüzde; insanları, acıları ve kimlikleri kolayca tüketebileceği, rafa kaldırabileceği paket program anlatılara indirgemeye can atıyor. Marjane ise buna kelimenin tam anlamıyla diklendi. İnatla, o çocuksu kudretiyle hep kendisi olarak kaldı. Bir kız evlat, bir asi, bir göçmen, bir sanatçı ve evet, Dünya’daki yerinden zaman zaman benim gibi emin olamayan bir kadındı o. Kendi karmaşıklığını, insani defolarını koruyarak aslında bana da kendi içimdeki o çok sesli karmaşıklığı görme ve kabul etme fırsatı tanımış oldu.
Tarih hakkında konuşurken üzerimize çöken o elitist, yukarıdan bakan havadan hiç hazzetmemişimdir. Olaylara hep çok uzaktan bakarız, onları sanki laboratuvardaki deneylermiş gibi düzenli, steril açıklamalara oturtmaya çalışırız hep. Satrapi, Persepolis’te böyle kibirli bir bakış açısına hiçbir zaman prim vermedi. O, yere yakın kalmayı seçti hep. Evdeki ekmeğe, sokaktaki çamura yakın kalmayı… Devrimler onun çizgilerinde teorik manifestolar yerine, sabah kalkıp işe giderken hayatın tam ortasına indirilen baltalar, akışı kesen kaba müdahaleler olarak çıktı karşımıza. Siyaset, o devasa binalardan ziyade gündelik hayatın tam kalbinden sızdı sahneye. Ve işin mucizevi tarafı; ortaya çıkan gerçeklik tarihten daha küçük ya da daha önemsiz değildi. Tam tersine çok daha büyük, çok daha sarsıcı bir gerçeklikti.
Kitabı açtım ve çizimlerinin o muazzam sadeliğine dönüp dönüp yeniden baktım bugün. İlk bakışta insanı yanıltacak kadar naif, neredeyse aldatıcı bir basitlik hâkim. Birkaç siyah çizgi, alabildiğine boş ve seyrek arka planlar, son derece ekonomik, adeta tasarruflu biçimde çizilmiş yüzler… Ama o karelere ne kadar uzun bakarsan sadeliğin aslında nasıl bir ustalık, nasıl rafine bir zekâ biçimi olduğunu o kadar iyi anlıyorsun ki. Gözünü boyayan, dikkatini dağıtan hiçbir süsleme yok, saklanabileceğin hiçbir gölge yok. Her duygu o kapkara çizgilerin arasında kendi yükünü tek başına, çırılçıplak taşımak zorunda.
Fazlalığı reddetmek, bu çağda başlı başına bir delilik… Müthiş bir cesaret.
Pek çok sanatçı kendi otoritesini, entelektüel ağırlığını karmaşıklıktan hatta anlaşılmazlıktan kurmaya çalışır. Satrapi ise aksine, otoritesini açıklıktan ve çocuksu bir şeffaflıktan inşa etti. O, bir hikâyenin eğer yeterince dürüstse allanıp pullanmaya ihtiyacı olmadığına inandı hep. Bu güven eserlerine öyle bir berraklık katıyor ki filmi izlerken sana vaaz verdiğini ya da bir mesaj iletmeye çalıştığını hissetmiyorsun bile. Daha çok, yan odada kendi kendine konuşan birinin dürüst düşüncelerine kulak misafiri oluyormuşsun gibi bir his yaşatmıştı bana.
Belki de sürgünleri, o evsiz yurtsuz kalma hâlini anlatırken bu derece derine işleyebilmesinin sırrı da buradadır. Sürgün denince akla hep dramatik ayrılık sahneleri, feryat figan kayıp imgeleri gelir. Oysa Satrapi en dip yaraların aslında ne kadar suskun, ne kadar gürültüsüz olduğunu o kadar iyi tanıyordu ki. Yeni bir ülkede konuşmadan önce yaşanan o bir saniyelik tereddüt misal. Yurdundan ayrı yaşayanlar bunu çok iyi bilir. Kendi aksanının bir yabancının kulağına çarptığı o anı aniden fark etmek. Veya anıların, şu an üzerinde nefes aldığın topraktan çok daha canlı, çok daha gerçek olduğunu anlamanın buz gibi ürpertisi. Bunlar kelimelere dökülmesi, hele ki çizilmesi imkânsız duran soyut deneyimler. O ise tüm bunları sanki dünyanın en normal şeyiymişçesine büyük bir doğallıkla çizgilerine, perdeye üfledi.
Bilhassa insanları o klişe kahramanlar ve kötü karakterler kutularına ayırmayı inatla reddetmesine hayran olmamak elde değil. Dünyadaki o çiğ acımasızlığı, baskıyı anlatırken dahi insanların içindeki çelişkilere dikkat kesilmekten hiç vazgeçmedi. Persepolis’te yürüyen insanlar siyasi fikirlerin karton maketleri değildi. Korkak, gururlu, bazen inanılmaz cömert, bazen de can sıkacak kadar bencil ve sevgi doluydular. Şüphesiz en çarpıcı olanı ise çoğu zaman tüm bu özellikleri aynı anda, tek bir bedende taşıyor olmalarıydı. Gerçeklik dediğimiz o sızıntı da tam olarak bu insani çelişkilerin arasından sızıyor işte hayatımıza.
Ve tabii ki mizah… Mizah, Satrapi’nin dünyasında aralara serpiştirilmiş bir sostan ibaret değildi; hayatın ta kendisiydi. Zira onun sanatında mizah, trajediyi hafifletmek yahut seyirciyi eğlendirmek üzere var olan bir lüksten öte, doğrudan doğruya bir hayatta kalma refleksiydi. İnsanlar en karanlık, en berbat zamanlarında bile şaka yapmaya devam ederler. Tıpkı açlıkta dahi olsa bir lokma ekmeği paylaşmaya, birbirlerinin yüzüne bakıp hikâye anlatmaya devam ettikleri gibi. Kahkaha, o an için hayatın baskıya, ölüme tamamen teslim olmadığının, hâlâ direndiğinin en büyük kanıtı değil midir? Satrapi işte bunu entelektüel bir bilgi olmaktan öte içgüdüsel olarak kavramıştı. Bu yüzden onun mizahı insanı yalnızca güldürmekle kalmaz, aynı zamanda sırtını da sıvazlar. Hatta eğlenceden ziyade bir tür dayanıklılık aşısıdır onun mizahı. Ben de bu anlayışı yazılarımda hayata geçirmeye çalışıyorum.
Yaşım ilerledikçe hayatın siyah ve beyazdan ibaret olmadığını daha net gördükçe, birbirine zıt gerçeklikleri kavga ettirmeden aynı anda taşıyabilen sanatçılara duyduğum saygı öyle artıyor ki. Satrapi ülkesini hem deliler gibi sevdi hem de en sert, en yalın dille eleştirmekten de geri durmadı. O topraklardan fiziksel olarak ayrıldı, gitmek zorunda kaldı belki ama ruhsal bağlarını hiçbir zaman koparmadı, koparmamayı yeğledi. Bir yere ait oldu fakat hiçbir zaman bütünüyle o yerin körü körüne bir parçası gibi hissetmek istemedi kendisini. Pek çok insan bütün ömrünü içindeki bu gerilimleri çözmek, o düğümleri gevşetmek için harcar ve harap eder. O ise bu gerilimleri çözmeye çalışmadı tam tersine, o gerilimin kendisini muazzam bir sanata dönüştürdü. Çelişkinin kendisi hayatın ana anlamı oldu onun için.
Üstelik onun aktivizmi bir tek geçmişi anlatan bu çizgilerle de sınırlı kalmadı. Hayatının son döneminde de o tanıdık tavizsiz direnişiyle hep ön saflardaydı. 2022’deki Mahsa Amini protestolarıyla alevlenen “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketine verdiği azimli küresel desteği, sansürlenen gerçekleri tüm dünyaya duyurmak için çizerleri toplayıp Woman, Life, Freedom antolojisini hazırlayışını nasıl unutabiliriz ki? Hele Fransa’nın en yüksek şeref nişanı olan Légion d’honneur’ü ellerinin tersiyle ittiği o muhteşem Ocak 2025 duruşunu… Fransa’nın İran’a karşı sergilediği ikiyüzlü tutumu gerekçe göstererek, İranlı kadınlarla dayanışmasının kurbanlarla poz vermekten ibaret olamayacağını çatır çatır söyleyip Batı’nın o rahat vicdanına çarpması tam da ondan beklenecek cinsten asil bir isyandı işte! O, coğrafyası olmayan bir insan hakları mücadelesinin bayraktarlığını yaptı, son anına kadar… Ve ne insafsızdır ki zaman, tüm iyiler gibi onu da erken yutuverdi. Olsun. Geride bıraktığı çığlık hâlâ taptaze duruyor, duracak. Bunu düşününce gülümsüyor insan. “Cik!”
Sanatçılar bu dünyadan göçüp gittiğinde ya da köşelerine çekildiğinde, insanlar hep o “miras” kelimesinden söz eder dururlar ya. Bu kelime bana her zaman soğuk, eksik ve tamamlanmamış gelmiştir. Miras; sanki müzedeki bir vazoymuş, tabloymuş, mülkmüşçesine bitmiş, tükenmiş, yerli yerine oturmuş bir şeyi çağrıştırır çünkü bana.
Oysa gerçekten büyük yaşayan eserler yaratıcılarının nerede olduğundan bağımsız olarak, zaman geçtikçe değişmeye, büyümeye devam ederler. Bir kitabı, bir filmi yıllar sonra yeniden açtığında artık aynı şeyle karşılaşmazsın, zira sen de değişmişsindir. O siyah-beyaz kareler de seninle birlikte yaş almıştır, senin yeni yaralarına, yeni sorularına, yeni öfkelerine cevap vermiştir ve veriyordur. Persepolis’i 2014’te izleyen ben ile bugün, yani Satrapi’nin gidişinden sonra yapıta yeniden dönen ben aynı filmi izlemiyoruz artık. Çünkü o on iki yılda kendi içimde de köklü bir dönüşüm yaşandı.
Bu filmin başına oturan çoğu kişi filmin karelerinde kendi hayatını, kendi güncel sorularını, kendi taze yaralarını da izler. Nitekim bu sarsıcı yapım ülkemiz sinema salonlarında da perdeleri aydınlattığından beri dokunduğu kim bilir kaç zihinde büyümeyi sürdürmüştür. Bugün artık sinema salonlarının vizyon programlarında aktif olarak gösterilmiyor belki ama, bence bağımsız kültür merkezlerinde, sinefil topluluklarında yahut bir gencin odasındaki dijital ekranda o siyah-beyaz kareler her seferinde izleyicisine bambaşka, yepyeni bir cevap fısıldamaya devam ediyor.
İşte bu yüzden Marjane Satrapi’nin sesinin, hırçın ancak şefkatli soluğunun tamamen yok olup gittiğine, gideceğine asla inanmıyorum. Bir yerlerde tam şu anda, belki bu gece, kafası karışık bir genç, sanatçının kitaplarından birinin kapağını ilk kez aralıyor, filmini ilk kez izliyor. Meraklı, inatçı, dünyayı tüm üryanlığıyla anlamaya çalışan o siyah saçlı küçük kızla ilk kez göz göze geliyor. Dünyaya bir anlığına da olsa Marjane’in gözlerinden bakmayı, çizgilerin berraklığında nefes almayı öğreniyor. Ve tam aynı saniyede, o odada, o hüküm süren sessizliğin içinde o zamansız konuşma yeniden başlıyor.
Sanat dediğimiz şey tam da bu yüzden yaşamaya, zamana meydan okumaya devam ediyor. Ve durmaksızın, dünyanın her köşesinde kendine yepyeni tanıklar yaratıyor.
Bu ne müthiş bir devridaimdir.
İyi ki dokundun hayatıma.
İyi ki varsın Marjane.
“Once again, I arrived at my usual conclusion: One must educate oneself.”
Marjane Satrapi



