Cumartesi, Kasım 22, 2025

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Beceriksiz Mühendisler

Yaşım ilerledikçe daha çabuk ağlar oldum. Bu öyle hamilelikte hormonların etkisiyle filmlere hatta reklamlara ağlamak gibi bir şey değil. Olgunlukla gelen farkındalık belki de. Sarkmış kollarının taşımakta zorlandığı iki torba eşya ile yolda zar zor yürümeye çalışan bir yaşlıyı gördüğümde olan. Ya da zorluklarından yılmış, hayatı dövercesine sert ve hızlı adımlarla yürüyen mutsuz bir annenin elinden tutmuş, küçük ayaklarıyla ona yetişmeye çalışan bir miniği gördüğümde olan… Sabah ayazında arabanın motor sıcağına sığınmış bir kedi bulduğumda gelen his bu.  Genelde hayatın adaletsizliğine, insanların duyarsızlığına, yaşamın acıtan tarafına ağlıyorum. Yitirilen ya da gereken önemi görmeyen değerlere ağlamak da başka. Mesela, İstiklal marşı duyduğumda çok ağlıyorum. Herhangi bir pazartesi sabahı, okul bahçesinde okunan marşımızı dinlemek için hazır olda durduğumda göz yaşlarıma söz geçiremiyorum. Yanaklarıma öyle bir tutunuyorlar ki, kimseye çaktırmamak elde değil. Utanmıyorum da artık ağlamaktan. Önceden saklayabildiğim duygularımı, şimdilerde açık etmekten geri durmuyorum. Aksın o gözyaşı. “Akacak yaş pınarda durmaz,” diyorum en fazla. Kontrolümün mümkün olmadığını biliyorum. Herkesin içine vatan, millet sevgisini sokamayacağımı bildiğim gibi. “Neden?” diyorum, “neden böyle oldu?” “Neden artık gereken değeri görmüyor?” İçim buna isyan ediyor. En son 10 Kasım Atatürk’ümüzü anma töreninde, kızım sahnede onun sevdiği şarkıları söylerken şarkı bitmeden salondan ayrıldım. Artık, duygularımın gözlerimden akması yetmemiş, kalbimin acısı hıçkırıklarla kendini dışarıya vurmaya çalıştığı anda koşar adım uzaklaşmıştım oradan. Kızımı alkışlayamadan. Fotoğrafını bile çekemeden. Evet, onu milletçe çok özlüyoruz. Milleti millet yapan değerleri içinde hissedenler olarak. Biliyorum ki özlemeyen çok, hatırlamayan da. Hatta bugünü ona borçlu olduğunun farkında bile olmayan. Ağlayışım bunlara. Zavallılara aslında. Yazık onlara, kalpleri taşlaştığı için. Vefa duygusunu bilmedikleri, minnet duymayı öğrenemedikleri için. Saat dokuzu beş geçe çalan siren sesleri içerisinde umarsızca hız yapan araçların otomatik pilotla sürüldüğünü farz ediyorum. Böyle olmadığını bilsem de böyle düşünmek içimi serinletiyor. Ama yine de sinirleniyorum onları yapan mühendislere. O robotlara duygu yüklemeyi beceremedikleri için. “Kimin sayesinde okudunuz? Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?” diyor içimdeki isyancı çocuk. 

Bir 29 Ekim Bayramı sabahını hatırlıyorum: Annem, babam, dedem ve anneannem gitmiştik okuldaki törene. Geceden hazırlamıştım kıyafetlerimi. Baş ucumda beyaz çoraplarım ve kırmızı ayakkabılarımla uyumuştum. Bayram sabahları yılda üç kez yaşanırdı bizde. Hele birisinde kahvaltı bir başka hazırlanırdı. Domates ve beyaz peynirle ay yıldız olurdu masanın ortasında. Herkes kırmızıya boyanmış üzerinde yine ay yıldız olan yumurtaları birbirine tokuşturur, kırılan yumurtanın sahibi toplardı masayı.  Evde cumhuriyet şarkıları dinlenir. TRT’de yurdumun ayrı şehirlerinde kutlanan bayramlar naklen yayınlanırdı. O zaman ikinci sınıftayım. Öğretmenim şiir okuma görevi vermişti bana da. Günlerce evde ezber yaparak dolaşmıştım. O bayram sabahı çok heyecanlıyım. “Hadi baba, geç kalıyoruz okula,” diye ağlamaklıyım bir yandan da. Çünkü babam kırmızı kravatını bulamamış, annemle münakaşada. “Nerede bu kravat hanım? Bilmiyor musun o benim en sevdiklerimden. Ne takacağım ben şimdi?” derken annem de “Hadi Sami Bey, geç kaldık zaten. Siyah olanı takıver,” dediğinde sanırsınız kıyamet koptu bizim evde. Babam gür sesiyle “Olur mu yahu? Beyaz gömleğin üzerine bugün siyah kravat mı takılırmış?” derken elindeki anahtarları fırlatmasıyla benim ayağıma gelmesi bir oldu. Ben ağlıyorum, annem ağlıyor, babam bağırıyor. Arabada hazır bekleyen dedemle anneannem kopan gürültüye, kapıya koşuyorlar. Dedem kendi kırmızı desenli kravatını çıkarıp babama uzatıyor ve “Al damat, bugün bununla idare et, hadi üzme kızlarımı,” diyor.

Babam memnuniyetsizce alıyor dedemin elindeki kravatı. Biraz da yaptığının mahcubiyetiyle uzatmıyor konuyu. Benim ayağıma bakan yok o sırada. Canım acıyor ama törene yetişelim diye ses çıkarmıyorum. Ayakkabılarımı giyerken fark ediyorum, beyaz çorabımda azıcık kan var. Takılmıyorum, çıkıyoruz evden bir hızla.

Yolda arabada yine Cumhuriyet marşlarıyla gidiyoruz. Az önce yaşananlardan eser kalmadı. Herkes hep bir ağızdan radyoya eşlik ediyor. 

Belli ki gecikmişiz. Biz tam okul bahçesine girerken İstiklal Marşı okunmaya başlıyor. Bizimkiler oldukları yerde kalıyor. Ben yetişme telaşıyla, koşmaya devam etmekle, durmak arasında kararsız kalınca ayağım taşa takılıyor ve yere kapaklanıyorum. Beni yerden kaldıran yok. Yatıyorum öylece dakikalarca. Herkes, hazır ol vaziyette İstiklal Marşımızı söylüyor. Bizimkiler de… “Rahat!” komutuyla ben ağlamaya başlıyorum. “Ağlamanın da bir zamanı var” diye düşünüyorum belli ki. Annem beni yerden kaldırıyor. Babam “Ya sabır!” der gibi başını iki yana çeviriyor en ağırından. Külotlu çorabımın dizleri yırtılmış, çorabım kana bulanmış. Bu sefer canımın acısına değil, çorabımın haline ağlıyorum. Annem hızlı bir hamleyle bahçenin ortasında çorabımı eteğimin altından aşağıya çekip çıkarıyor. Ayakkabılarımı çıplak ayaklarıma geçirip, “Hadi koş, gir sıraya,” diyerek iteliyor beni ileri doğru. Dizlerimden bacaklarıma süzülüp kurumuş kanlarımla kürsüde okuyorum şiirimi;

Dökülen kanımızla,

Sönmez inancımızla,

Kavuştuk bizler sana,

Can veririz uğruna.

Gel tatlı şenliğimiz,

Gel kutlu benliğimiz.

Sen, bizim yüzümüzsün,

Gönlümüz, gözümüzsün.

Damarımızda kansın,

Dizimizde dermansın.

Selam ey cumhuriyet!

Selam ey büyük millet!

Mehmet Necati Öngay

Kanımız, dizimiz derken ağlayasım geliyor ama tutuyorum kendimi. 

Bugün aynı olay yaşansa kaç anne o an çocuğu ile ilgilenmez, kutlama sonrasına bırakır bunu. Dizleri parçalanmış halde itekler sınıf sırasına doğru. O gün hiç garip gelmemişti bu bana. Önceliğimiz Cumhuriyet Bayramı’ydı nihayetinde. Sonraya kalabilirdi ağlamalarım ve pansumanım. Birkaç güne yaralarım kabuk bağlamıştı zaten. Annem kaç gün onları öptü, sevdi saymadım. Dizlerime merhem sürerken de, hep Cumhuriyetimizin kazanıldığı savaşlardaki anaların, yaraları nasıl sardığını, nasıl sırtında mermi taşıdıklarını; çocukların babalarını ne kadar çok özlediklerini anlattı durdu. En çok da bir daha babalarını göremeyen çocukların hikâyesi etkilemişti beni. 

İşte şimdi o yüzden çok ağlıyorum. O gün acısını gizlediğim iki küçük diz yarama biraz da… Savaşlarda babasız kalan evlatlara, goncasız kalan kadınlara, yavrusunu erken yaşta toprağa gömmüş analara ağlıyorum. Bu kadar kolay gelinmedi bu günlere ki bu kadar kolay vazgeçiyoruz diye. Anmıyor, okumuyor, bilmiyor, hissetmiyoruz diye. O siren sesinin içinde durmak yerine hızla yoluna devam eden sürücü babanın çocuğuna çok üzülüyorum mesela. Onun bu duyguları bilmeyişine… Onun dizlerinin Cumhuriyet uğruna hiç kanamayacağını düşününce daha da çok acıyor içim.

Yine bir Cumhuriyet Bayramı geldi. İçim pır pır, çocukluğumdaki coşkuyu arıyorum. Bulamıyorum. Her bayram sabahı gibi yine en güzel kıyafetlerimi giydim. Beyaz külotlu çorabım ayağımda. Bir farkla, dizleri sağlam. Bazı gençler, ayağımdaki kırmızı ayakkabılara defalarca dönüp bakıyor, sonra da aralarında kıkırdaşıyorlar. Ellili yaşlarında bir gence yakıştıramıyorlar kırmızı ayakkabıyı demek ki. Eşimin kırmızı kravatına gülen yok ama. Çantamda çocuklar için hazırladığım renkli şekerleme paketleri. Yolda gördüğüm çocuklara veriyorum. “İyi bayramlar,” diyorum her birisine. 

İstiklal Marşı başlıyor, saygı duruşuna geçiyoruz. Bak, orada törene yetişmek için koşan bir çocuk var, karşıdan karşıya geçiyor. Hızla gelen arabanın umurunda değil. Ne İstiklal Marşı, ne de çocuk… Bu sefer kana bulanan, sadece çocuğun çorapları değil. 

Ah bu beceriksiz mühendisler, yükleyemediler şu robotlara milli duyguları. İnsanlıktan da bihaberler besbelli.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
İnci Ülkü
İnci Ülkü
1976 Kocaeli doğumlu, evli ve bir kız annesi olarak Eskişehir’de yaşamını sürdürmekte olan İnci, Anadolu Üniversitesi İşletme bölümü mezunudur. Yirmi sekiz yıldır çeşitli özel şirketlerin satış ve dış ticaret bölümlerinde yöneticilik yapmış ve halen çalışmaya devam etmektedir. Lise yıllarında yazdığı bir öykünün, edebiyat öğretmeni tarafından kendisine ait olmadığı iddiasıyla yazmaya küstürülmüşken, yaklaşık iki yıl önce yolunun güzel insanlarla kesişmesi sonucu çiçek açmıştır. Böylece tekrar yazı yolculuğuna başlamış ve “Emekli olunca yapılacaklar” listesinin üst sıralarında olan yazma eylemini hızlıca hayata geçirmiştir. “Eve Dönüş” ve “Görülmemiştir” kolektif kitaplarında üç öyküsü yayınlanmış olup halen gelişmeye devam etmektedir.

POPÜLER YAZILAR