Evvel zaman içinde, her şeyin tozdan, sisten ve aceleden yapıldığı gümüşi bir şehir varmış. Bu şehirde insanlar zamanı yakalamaya çalışırken kendi gölgelerini bile geride bırakır, adımları hep bir yere yetişmek için sertçe yere vururmuş. Meydanın tam kalbinde, bu bitmek bilmeyen insan selinin ortasında dilsiz, sağır ve hareketsiz bir gövde yükselirmiş. Şehir halkı ona “Beton,” der, yanından geçerken omuz atar, farkına bile varmazlarmış; o ise kendine sessizce “Hayalet” adını vermiş.
Hayalet için hayat, üzerinden gelip geçen ayak seslerinin ritminden ibaretmiş. Topukların tıkırtısı, koşanların telaşlı soluğu ve bastonların ritmik tıpırtıları arasında kendini bir yere çakılmış, kök salmış ama meyve vermeyen bir taş gibi hissedermiş. Yalnızlığın soğuk bir hırka gibi üzerine yapıştığı o gri günlerde; haykırsa sesinin meydandaki güvercinleri bile havalandırmayacağını, sızlasa çatlaklarından sızanların sadece alelade bir yağmur lekesi sayılacağını bilirmiş. Tam da “Yaşamak için ne nedenim kaldı ne de bu meydandan öteye gidecek bir yolum,” diye düşündüğü bir mart sabahı, ilk cemre düşmüş gökyüzünden. Ama bu kez cemre havaya değil, bir çocuğun hayal gücüne süzülmüş.
O çocuk, meydanın gürültüsünü yırtan yumuşak ve meraklı bir adımla Hayalet’in önünde durmuş. Diğer herkesin aksine, başını kaldırıp bu gri boşluğa bakmış. Çantasından çıkardığı fırçayı en derin, en çok can acıtan çatlağa daldırıp oraya parlak, mavi bir bulut kondurmuş. Çocuk oradan uzaklaşırken arkasında yalnızca bir renk değil, devasa bir soru bırakmış. Hayalet, ilk kez giden ayak seslerini kıskanarak dinlemiş ve içinden fısıldamış; “Bu küçücük adımlar dünyaya renk bırakabiliyorsa, ben neden bu koca gövdemle hâlâ griyim?”
Ertesi sabah ikinci cemre suya değil, orta yaşların baharında bir kadının yorgun bakışlarına düşmüş. O mavi bulutu fark eden kadın, adımları yavaşlatmış ve ilk kez meydanın gürültüsünden sıyrılıp bu gri tuvalin önünde diz çökmüş. Çantasından çıkardığı boyalarla mavi bulutun altına gümüşi bir can suyu çizmiş, yanına da kökleri betonun en derinindeki sızılara uzanan minik bir ağaç eklemiş. Kadın giderken, Hayalet’in içindeki o taşlaşmış ağırlık yerini tuhaf bir hafifliğe bırakmış. Meğer durmak sadece bir mecburiyet değil, keşfedilmeyi bekleyen bir hazırlıkmış. Meğer bazı adımlar koşarak değil, yavaşlayarak atılırmış.
İşte o an, üçüncü cemre toprağa değil, Hayalet’in taşlaşmış kalbine düşmüş. Gri yüzey sızan renklerle canlanırken Hayalet, artık yerinde sayan bir duvar olmadığını anlamış.
Bir çatlağa sızan tek bir damla boya, koca bir gövdeyi ruhsal bir yolculuğa çıkarmaya yetmiş. Anlamış ki asıl uyanış sadece gözlerini açmak değil, gri bir dünyada kendi rengine doğru atılan ilk adımmış. Belki ayakları yokmuş ama artık ruhu meydanın ötesine, insanların kalbine doğru yürümeye başlamış. Çünkü bazen dünya yürüyenlerden değil, yerinde durmayı reddedenlerden değişirmiş.
Peki ya senin meydanındaki o dilsiz duvar? Hâlâ bir hayalet mi, yoksa ona yaklaşacak cesur bir adımı mı bekliyor?
Gökten üç elma düşmüş; biri fırçayı ilk vuran o çocuğun meraklı adımlarına, biri o fırçayı devam ettiren kadının şefkatli dokunuşuna, biri de dilsiz bir duvarda kendi gökyüzünü bulup hayata karışmak için ilk adımını kendi içinde atan tüm ruhlara…



