Pazartesi, Şubat 9, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Günahın Beyaza Boyalı Tarihi

Kadın bedeni, tarih boyunca sadece biyolojik bir varlık olmanın dışında birçok anlama sahip oldu. Defalarca kez toplumsal düzenin, ekonomik zorunlulukların ve ahlaki kodların sahnesi hâline geldi. Zaman içinde beyaz renk de bu sahnede görünmez ama etkili bir aktör olarak, kadın bedenini hem koruyan hem de sınırlandıran bir simgeye dönüştü. Neolitik Devrim’den başlayarak antik imparatorluklara, Hristiyanlık’tan modern çağa uzanan bu uzun yolculukta beyazın kadın bedeni üzerindeki işlevi, salt estetikten çok daha derin, kurumsal ve iktidar odaklı bir anlam kazandı. Bu yazı, beyazın kadın bedenine biçtiği tarihsel rolü, disiplinler arası bir perspektifle ve zengin bir teorik altyapıyla ortaya koymayı amaçlıyor.

Kadın bedeninin denetiminde büyük bir rolün temsilcisi olarak ele aldığımız beyaz renk, tarihsel sürecin henüz başında kadın bedeniyle ekonomik bir zorunluluk olarak temas etti. Avcı-toplayıcı toplumlara ilişkin antropolojik veriler (özellikle Claude Lévi-Strauss’un akrabalık sistemleri üzerine çalışmaları ve Marshall Sahlins’in “ilkel bolluk toplumu” tartışmaları) kadın bedeninin o yıllarda henüz ne soyun ne de mülkiyetin garantisi olarak kodlanmadığını göstermektedir. Bu toplumsal yapılarda kir, ahlaki bir sembol değil; doğrudan hayatta kalmayla ilgili bir durum olarak ortaya çıkıyor. Kan, toprak, ter, hayvansal atıklar… Bunların hiçbiri o yıllarda “ayıp” olarak görülmüyordu. Kirin içinde geçen üretim süreçlerine bağlı olarak kurulmuş düzenin, düpedüz toplumsal yapıyı oluşturduğu yıllarda kir, yaşamın ta kendisiydi.

Bu nedenle toplumlarda “lekesizlik” fikri henüz ortaya çıkmamıştı. Örneğin kadın bedeni doğururdu. Ama bu doğum, kimin soyunu devam ettirdiği gibi obsesif bir soruya bağlanmazdı. Çünkü ortada miras bırakılacak bireysel mülkiyet yoktu. Çocuk, bir soy çizgisinin değil, grubun devamıydı. Mary Douglas’ın Purity and Danger’da altını çizdiği temel ayrım burada henüz oluşmamıştı: “Kir, sınır ihlalidir.” Ama sınır yoksa şüphesiz ki kir de yoktur. Buradan da anladığımız üzere, avcı-toplayıcı dünyada sınırların geçirgen olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla kadın bedeni de henüz kapatılması gereken bir alan değildi.

Kadın bedeninin mülkiyetle olan ilişkisindeki asıl kırılma noktası Neolitik Devrim’dir. Çünkü yerleşik hayata geçişle birlikte toprak, ilk kez bu zamanın içinde sabitlenir. Sabitlenen toprak mülkiyeti, mülkiyet mirası, miras ise soy takibini doğurur. Friedrich Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde tartıştığı gibi, tek eşli aile formu romantik bir gelişme değil, ekonomik bir zorunluluktur. Soyun kime ait olduğunun bilinmesi gerekir. İşte bu noktada kadın bedeni, bütün bu sistemin en kırılgan ama en kritik halkasına dönüşür.

Kadının cinselliği artık biyolojik bir mesele olmaktan çıkarak ekonomik bir soruna dönüşmüştür. Çünkü çocuk, yalnızca bir bedenin ürünü değil, mülkün gelecekteki sahibi olacaktır. Bu yüzden kadının kiminle birlikte olduğu, ne zaman hamile kaldığı, hangi çocuğun kime ait olduğu hayati hâle gelir ve elbette denetlenmelidir. Bu aşamada beyaz, henüz estetik bir kod hâlini almamıştı. Ortada beyaz elbiseler, beyaz ritüeller yoktu. Ama “temiz/kirli” ayrımı yavaş yavaş kadının cinselliğine doğru kayıyordu. Kir artık toprakta değil, kadının bedeninde aranan bir şey hâline gelecekti.

Burada Mary Douglas’ın teorisi bizlere kritik bir eşik sunar. Douglas’a göre kir, özünde “yerinden çıkmış madde” demektir. Yani kirli olan şey, olması gereken yerde olmayan şeydir. Bu bağlamda zaman içinde, Neolitik düzenle birlikte kadının bedeni için “olması gereken yerler” tanımlanmaya başlanır. Kadının cinselliği bu biçimde artık sınırlandırılmıştır. Bu sınırın ihlali “kirlilik” adını alacaktır. Böylece kadın bedeni ilk kez bir “sınır nesnesi” hâline gelir. Kiminle, ne zaman, nerede, nasıl?

Bu noktada beyaz yaptırımın çekirdeği, toprağa düşmüştür artık. Lekesizlik, bu noktadan sonra fiziksel bir temizlik değil, soyun düzeniyle ilgili bir metafora dönüşmüştür. Kadının bedeni, soyun karışmaması için korunması gereken bir yüzey hâline gelmiştir. Burada “yüzey” kavramıyla kadın bedeninin bu yeni düzen içinde derinliği olan bir özne olmaktan uzaklaştığının ve kontrol edilmesi gereken bir yüzey olarak algılanması gerektiğinin altını çizmek isterim. Julia Kristeva’nın Powers of Horror’da tarif ettiği abjection (iğrençlik/dışlama) kavramının erken biçimleri burada görünür hâle gelir. Yeniden tanımlandığı yerde kadın bedeni hem hayati hem tehditkârdır. Doğurur ama aynı zamanda her an düzeni bozacak bir tehdit de oluşturabilir.

Bu aşamada beyaz henüz görünmezdir ama oldukça işlevseldir. Temizlik, düzen ve kontrol kavramları kadının bedeni üzerinden şekillenir. Kadın artık yalnızca bir birey değil, ekonomik düzenin teminatıdır. Çünkü onun bedeni, mülkiyetin devamlılığını garanti eden bir araçtır. Bu yüzden denetlenir, sınırlandırılır ve sembolik olarak kapalı tutulur. Simone de Beauvoir’ın İkinci Cins’te söylediği gibi, kadın bu aşamada “başlangıç hâlinde tutulur”: masum, saf, kontrol altında. Çünkü denetlenmesi gereken kadın, başlangıç hâlinden uzaklaşırsa mevcut düzen çöker.

Feminizme ilişkin hatalı okumaların aksine, bu süreç “erkeklerin kadınlara karşı ahlaki bir komplosu” olarak ortaya çıkmamıştır. Bu durum, toplumsal yapının kadın bedeni üzerinde kristalize olmasından ileri gelir. Ahlak burada, nedenden ziyade bir sonuç olarak ortaya çıkar. Önce mülkiyet, sonra soy kaygısı ve ardından ahlak gelir. Beyaz bu aşamada henüz estetik bir sembol değil, düzeni sağlamak adına ortaya çıkan mantığın kendisidir. Kadının bedenine ilişkin düşüncelere “leke” fikri yerleşmiştir ama bu algı henüz görünür bir renge bürünmemiştir.

Bu yüzden beyazın kadın üzerinde bir yaptırım olarak sahneye çıkışı Antik Çağ’da değil, Neolitik kırılmada başlar. Antik imparatorluklar bu mantığı yalnızca görünür, ritüelistik ve kurumsal hâle getirecektir. Kadının bedeni artık kendisine ait değildir. Soyun, toprağın ve mülkiyetin geleceği onun üzerinden okunacaktır.

Kısacası beyazın temsil ettiği değerler, kadın bedenini ahlaklı kılmak için değil, düzenlenebilir kılmak için doğar. Leke, kadın için bedensel bir durum olmaktan çok dışsal, toplumsal bir tehdit olarak inşa edilir. Ve bu tehdit, yüzyıllar boyunca beyazın farklı biçimlerde kadının hayatına sızmasının zeminini hazırlayacaktır.

Neolitik kırılmayla birlikte kadın bedeni soyun ve mülkiyetin garantisine dönüştüğünde, “lekesizlik” fikri henüz soyut ve dağınıktı. Antik tarım imparatorlukları bu dağınıklığı topladı, sistemleştirdi ve görünür hâle getirdi. Mezopotamya’dan Mısır’a, oradan Roma’ya uzanan çizgide beyaz, kadın bedeni üzerinde işleyen bir kurumsal dile dönüştü. Bu noktadan itibaren beyaz, artık yalnızca bir düzen fikri değil, düzenin sahnelenme biçimiydi.

Mezopotamya hukuk metinleri (özellikle Hammurabi Yasaları) kadının bedenini doğrudan mülkiyet ilişkisi içinde tanımlar. Kadının cinselliği, evliliği ve doğurganlığı, erkeğin onuru ve soyunun devamı ile ilişkilendirilir. Bu metinlerde “temizlik” henüz renk üzerinden konuşulmaz, ancak kadının davranışlarının “düzene uygun” olup olmadığı sürekli denetlenir. Mary Douglas’ın vurguladığı gibi, kir burada ahlaki bir kötülük değil; düzen ihlalidir. Kadın bedeni, bu ihlalin en olası taşıyıcısı olarak sınırlandırılır.

Antik Mısır’da bu sınırlar estetik ve kozmik bir dile kavuşur. Mısır uygarlığında beyaz, keten giysi maat kavramıyla (evrensel düzen, denge ve kozmik uyum fikriyle) doğrudan ilişkilidir. Tanrılar, rahipler ve yöneticiler beyaz giyer. Beyaz burada saflığın ötesinde düzene uygunluğun simgesidir. Kadın bedeni bu düzenin içindedir ama onun kurucusu değildir. Kadın, yalnızca kozmik devamlılığın bir unsuru olarak görülür. Bedeni, erkeğin soyuna ve tapınak düzenine tahsis edilmiştir.

Bu aşamada beyaz, hâlâ dolaylıdır. Kadına doğrudan, “Beyaz giy,” denmez fakat düzenin rengi beyazdır ve kadın bu düzenin içinde anlamlıdır. Kadın bedeni beyazla çevrelenir ama beyaz onun seçimi değildir. Elizabeth Grosz’un Volatile Bodies’de belirttiği gibi beden, burada biyolojik bir veri değil; kültürel olarak biçimlendirilen bir yüzeydir. Kadın bedeni, düzenin üzerine yazıldığı bir materyale dönüşür.

Bu konuda en sert yaptırımları Roma’da gözlemliyoruz. Çünkü Roma, beyazı ilk kez kadın bedenine doğrudan toplumsal statü olarak yapıştırır. Matrona figürü bu dönüşümün merkezindedir. Matrona, basitçe evli bir kadın değildir. Roma’da matrona, meşru evlilik içinde bulunan, Roma yurttaşı bir erkeğin karısı olan ve soyun devamını temsil eden ahlaki-hukuki bir statüdür. Bu statü, kadına otomatik olarak verilmez. Süreklilik hâli, görünüş, davranış ve beden disipliniyle kanıtlanmak zorundadır.

Matrona, kamusal alanda görünürdür. Ancak bu görünürlük kadının özgür olduğu anlamına gelmez. Sistem, doğrudan doğruya bir denetleme biçimi olarak özgürlüğü kullanır. Kadının giyimi, beden dili, konuşması ve cinselliği “saygınlık” adı altında sıkı bir biçimde düzenlenir. Beyaz burada ahlaki bir vaaz vermez, bağırmaz, tehdit etmez. Sessizce sınır çizer. Matronanın açık renkli, sade ve ölçülü giysileri âdeta şunu ilan etmektedir: “Bu beden arzuya değil, düzene aittir.”

Bu durum Judith Butler’ın Gender Trouble’da tanımladığı “performatif” kavramıyla okunabilir. Matrona, “saygın kadın” olmayı bir öz olarak taşımaz. Bu rolü sürekli olarak tekrarlar. Yani saygınlık onun için sabit bir nitelik değil, her gün yeniden sahnelenen bir performanstır. Beyaz, bu performansın sahne ışığı olarak kendisine yer bulur. Ve biliyoruz ki görüntünün ortaya çıkması için ışık bir ön koşuldur.

Roma’da beyazın işlevi yalnızca “iyi kadını” ayırt etmek değildir. Bu düzen aynı zamanda “iyi olmayanı” da görünür kılmayı amaçlar. Yöneticilerin, toplum tarafından ötekileştirecek ya da toplumdan ayıklanacak kişileri kolayca işaretlemesine katkıda bulunur. Fahişeler, köle kadınlar ve toplum dışına itilmiş kadın figürleri beyazdan bilinçli biçimde uzak tutulur. Böylece beyaz, kadının ne olduğu kadar, ne olmadığı üzerinden konuşur: Taşmayan, bulaşmayan, karışmayan. Beyaz artık yalnızca bir sembol değil, sınıfsal ve ahlaki bir ayırıcıdır.

Roma ahlakı, kadının cinselliğini yok saymaz. Onu, yerine hapseder. Arzu erkek için dolaşımdadır, kadın içinse düzenlenmiştir. Simone de Beauvoir’ın The Second Sex’te belirttiği gibi kadın burada özne değil, erkeğin toplumsal dünyasında bir işlevdir. Matrona, soyun ve saygınlığın vitrinidir.

Roma’dan Hristiyanlığa geçişte bu yapı yıkılmaz; tersine metafizik bir derinlik kazanır. Hristiyanlık, Roma’nın hukuki ve toplumsal düzenini devralır. Üstelik ona günah ve kefaret anlatısını ekler. Beyaz, bu noktada yeni bir anlam katmanı kazanır, “günahsızlık”. Havva mitiyle birlikte kadın bedeni, yalnızca düzeni tehdit eden değil, bizzat günahın kaynağı olan şey haline gelir. Böylece beyaz, arınmanın ve kefaretin rengine dönüşür.

Beyaz, antik imparatorluklardan itibaren kadın bedeni üzerinde işleyen bir kurumsal akla dönüşmüştür. Bu renk, ne doğrudan bir yasak ne de açık bir tehdit içerir. Beyaz, yalnızca düzeni estetikleştirir. Sınırların doğal görünmesini sağlar. Denetimi görünmez kılar. Kadın bedeni, bu düzenin hem vitrini hem de teminatıdır.

Bakire Meryem figürü bu dönüşümün merkezinde yer alır. Meryem’in beyazlığı; cinsel saflığın, itaatin ve tanrısal düzene teslimiyetin simgesidir. Böyle bir anlatının etkisinde kadın bedeni iki uç arasında sıkışacaktır. Ya Meryem gibi beyaz ve dokunulmaz ya da Havva gibi kirletici olmak zorundadır. Bu ikilik, kadının gündelik hayatını kuşatan güçlü bir normatif çerçeve üretir.

Bu çerçeve Orta Çağ boyunca kurumsallaşır. Gelinliğin beyaza kayışı ev içi temizlikle kadınlık arasındaki bağ… Bunların hiçbiri rastlantı değildir. Michel Foucault’nun Discipline and Punish’te bizlere gösterdiği gibi, iktidar artık yalnızca yasalarla değil, bedenlerin günlük disiplinleriyle işler. Kadın bedeni, beyaz üzerinden terbiye edilir.

Roma’daki matrona figürü ile 20. yüzyıldaki Kraliçe Farida arasında kurulan bağdan bahsetmek oldukça anlamlı olacaktır. Farida, modernleşen Mısır monarşisinde kadın bedeninin ulusal temsil aracı olarak kullanıldığı bir tarihsel figürdür. Farida’nın beyazla çevrili, saygın, ölçülü, kamusal ama denetimli görünürlüğü matronanın modern, sekülerleşmiş bir versiyonudur. Kadın burada görünürdür. Fakat bu görünürlük, yalnızca belirlenen sınırlar içinde kalmalıdır. Beyaz burada kadına özgürlük vermez, ona rolünü bağışlar. Bu çizgide Roma’daki matrona figürü ile 20. yüzyılın ortasında Mısır Kraliçesi Farida arasında anlamlı bir süreklilik ortaya çıkar. Farida, 1938–1948 yılları arasında Mısır Kralı Faruk’un eşi ve ülkenin modernleşme sürecinde “ideal kraliçe” imgesinin taşıyıcısı olarak konumlandırılmıştır. Batılılaşan Mısır monarşisi için Farida’nın bedeni, görünüşü ve davranışları yalnızca kişisel tercihler değil, ulusal temsilin bir parçasıdır.

Farida, kamusal alanda Mısır toplumunun alışılagelmiş uygulamalarının uzağında bir temsille peçesiz, zarif ve ölçülü bir figür olarak sunulur. Bu görünürlük çoğu anlatıda bir özgürleşme göstergesi gibi okunur. Oysa burada söz konusu olan özgürlük değil, denetimin biçim değiştirmesidir. Roma’daki matrona nasıl kamusal alanda “saygınlık” adına kontrol ediliyorsa, Farida da modernlik ve ahlak adına benzer bir denetime tabi tutulur. Cynthia Enloe’nun vurguladığı gibi, kadınların ulusal ve siyasal projelerdeki görünürlüğü çoğu zaman güçlendikleri anlamını taşımaz. Bu durum ağırlıklı olarak kadın için temsil yüküne yol açmaktadır.

Farida’nın kraliçe olarak en temel işlevi, hanedanın devamını garanti altına almaktı. Erkek varis doğuramaması, bireysel bir talihsizlikten ziyade, onun düzen içindeki başarısızlığı olarak okunmuştu. Tam da burada beyazın işlevi belirginleşir. Farida “ahlaksız” ya da “uygunsuz” olduğu için değil, düzenin beklediği sonucu üretemediği için dışlanacaktır. Tıpkı Roma’daki matrona gibi, kadın bedeni burada da soyun vitrini hâline gelir, vitrindeki çatlaksa asla affedilmez.

Roma’daki matrona ile 20. yüzyıldaki Kraliçe Farida arasındaki bağ oldukça nettir. Matrona kamusal alanda beyazla denetlenirken, Farida özel alanda beyazla sınanmaktaydı. Farida’nın peçesizliği modernleşmenin ve özgürlüğün sembolü gibi sunuldu, ancak bu yalnızca denetimin biçim değiştirmiş hâliydi. Cynthia Enloe’nun feminist politik analizlerinde gösterdiği gibi, kadınların görünürlüğü çoğu zaman özgürlük değil, yeni bir kontrol biçimidir. Farida’nın bedeni hâlâ soy, ahlak ve erkek egemen beklentilerle çevriliydi.

Erkek varis doğuramaması, beyaz düzenin bozulması olarak okundu. Burada mesele biyoloji değil; düzenin devamıdır. Farida, tıpkı matrona gibi, soyun vitrini olarak işlev gördü. Bu işlevi yerine getiremediğinde cezalandırıldı. Beyaz, bu cezayı yüksek sesle ilan etmedi; sessizce meşrulaştırdı. Kadın “kötü” olduğu için değil, “uyumsuz” olduğu için dışlandı.

Bu örnek, beyazın modern dönemde nasıl çalıştığını bize berrak biçimde gösterir. Beyaz artık kadını açıkça suçlamaz. Onu yetersiz ilan eder. Farida’nın trajedisi ahlaki bir sapmadan değil, beyaz düzenin taleplerini eksiksiz karşılayamamasından kaynaklanır. Bu, modern iktidarın tipik bir mekanizmasıdır: “Yasaklamak yerine ölçmek, cezalandırmak yerine elemek.”

Orta Çağ’da Bakire Meryem figürü bu ahlaki mimarinin merkezine yerleşir. Meryem’in beyazlığı, cinsel saflığın ötesinde bir anlam taşır: itaat, teslimiyet ve tanrısal düzene kayıtsız şartsız uyum. Burada kadın bedeni iki uç arasında sıkıştırılır. Ya Meryem gibi beyaz, dokunulmaz ve pasif olacaktır ya da Havva gibi ayartıcı, kirletici ve tehlikeli. Simone da Beauvoir’ın İkinci Cins’te işaret ettiği gibi, kadın burada özne değil; ahlaki anlatının taşıyıcısıdır. Erkek faildir, kadın ise ya düşüşün ya da kurtuluşun sembolüdür.

Bu ikilik, kadınların gündelik hayatını kuşatan güçlü bir normatif çerçeve üretir. Rahibelerin siyah-beyaz giyimi, manastır disiplininin bedensel bir ifadesidir. Buradan da anlıyoruz ki evlilik ritüellerinin giderek beyaza kayması tesadüf değildir. Evlilik, kadının cinselliğinin meşru ve denetimli alana sokulmasının törensel biçimidir. Beyaz burada bir kutlama rengi değil, alnın akıyla bir teslimiyet belgesidir. Michel Foucault’nun tarif ettiği anlamda iktidar artık yalnızca yasalarla değil, ritüellerle ve beden pratikleriyle işler. Kadın bedeni, beyaz üzerinden disipline edilir.

Modern döneme gelindiğinde beyaz artık yalnız ritüellerde değil, gündelik hayat yaptırımları içinde de kendini gösterecektir. Victoria dönemiyle birlikte beyaz gelinlik, gelin olmanın bir koşulu olarak kodlanır. Ev temizliği ahlaki bir görev hâline gelir, “temiz kadın” ile “iyi kadın” neredeyse eş anlamlılaşır. Cynthia Enloe’nun feminist politik analizlerinde vurguladığı gibi, kadınların görünüşü ve davranışları politik düzenin sessiz sahneleridir. Beyazsa bu sahnelerin fon rengi hâline gelmiştir.

Modern dönemde bu disiplin biçiminin daha da inceldiğini görürüz. Özellikle 19. yüzyılda beyaz, ritüel alanından çıkıp gündelik hayatın sessiz yaptırımına dönüşür. Beyaz gelinlik bir kural hâline gelir, ev temizliği kadınlık erdemi sayılır, hijyen ahlaki bir kategoriye yükseltilir. Norbert Elias’ın “uygarlaşma süreci” dediği şey burada cinsiyetleşir. Bedenin, duyguların ve mekânın kontrolü kadının sorumluluğu olarak tanımlanmaya başlar. “Temiz kadın” ile “iyi kadın” neredeyse eş anlamlı hâle gelir.

Bu noktada beyaz artık dışsal bir sembol değil, içselleştirilmiş bir ölçüttür. Kadın, bedenini, evini ve davranışlarını sürekli beyaz üzerinden ispatlamak zorunda kalır. Pierre Bourdieu’nün “habitus” kavramıyla söylersek, beyaz kadınlık bir refleks hâline gelir. Bu noktadan sonra kadın neyi yapmaması gerektiğini düşünmez, zaten yapmaz. Beyaz, ahlakın görünmez altyapısı hâline gelmiştir.

Bu görünmezlik en tehlikeli nokta olacaktır. Çünkü beyaz artık yasak koymayacak, yetersizlik hissi üreterek kadınları kendi yarış pistlerine hapsedecetir. Bu noktadan sonra kadın, kirli olduğu için değil, “yeterince beyaz olamadığı” için suçlanacaktır. Elizabeth Grosz’un beden teorilerinde vurguladığı gibi, beden burada sabit bir varlık değil, sürekli düzeltilmesi gereken bir projedir. Kadın bedeni, asla tamamlanmayan bir arınma sürecine mahkum edilir.

Sonuç olarak beyaz, Hristiyanlıkla başlayan ve modern dönemde gündelik hayatın her köşesine sızan ahlaki bir filtreye dönüşür. Ne doğrudan bir yasak ne de açık bir tehdit içerir. Beyaz, ahlakı estetikleştirir, denetimi doğal gösterir, böylece iktidarı görünmez kılar. Kadın bedeni bu düzenin hem taşıyıcısı hem de bedel ödeyenidir.

Beyaz bu noktadan sonra, bir daha asla eski masum günlerine geri dönemeyecektir. Beyaz, kadının dünyasını sessizce esir alan bir yaptırıma indirgenmiş, günahı arıtmak yerine üstünü örterken en güvenilir renk olarak seçilmiştir. Ancak kötü haber. Astarsız yapılan boya hiçbir şeye benzemez. En ufak bir nemde kabuklanır, parça parça elinize gelir. Duvarda, tavanda ortaya çıkan bu yeni desenler günahın önünü sonunu bizlere parça parça gösterdiğinden olacaktır ki bugün yüksek sesle haykırdığımızda gördüklerimizi, hep yarım anlatılarla ifade ettiğimiz için suçlanıyoruz kendimizi. Bu renk günahı bastırmaz, onu inceltir. Kadını kirli olmakla değil, asla yeterince beyaz olamamakla suçlanır. Ve tam da bu yüzden, en kalıcı iktidar biçimlerinden biridir.

Beyaz, tarih boyunca kadın bedenini gerçek anlamda ahlaken arındırmak için değil; soyun, düzenin ve iktidarın sürekliliğini görünmez biçimde güvence altına alan bir denetim teknolojisi olarak işlemiştir. Görünmez, sessiz ve sürekli bir yaptırım biçimi olarak işler. Antik çağlardan modernliğe, ekonomik zorunluluklardan metafizik inançlara kadar uzanan bu süreçte, beyaz kadın bedeni hem düzenin vitrini hem de bedelini ödeyen oldu. Günümüzde beyaz, artık masumiyetin değil, asla yeterince “temiz” olamamanın yükünü taşıyan bir simge oldu. Bu yüzden beyaz, kadınların dünyasını esir alan en kalıcı iktidar biçimlerinden biri olmaya devam ediyor.

  1. Douglas, Mary. Purity and Danger: An Analysis of Concepts of Pollution and Taboo. London: Routledge, 1966.
  2. Lévi-Strauss, Claude. The Elementary Structures of Kinship. Boston: Beacon Press, 1969.
  3. Sahlins, Marshall. Stone Age Economics. Chicago: Aldine-Atherton, 1972.
  4. Engels, Friedrich. The Origin of the Family, Private Property and the State. New York: International Publishers, 1972.
  5. Lerner, Gerda. The Creation of Patriarchy. Oxford: Oxford University Press, 1986.
  6. Kristeva, Julia. Powers of Horror: An Essay on Abjection. New York: Columbia University Press, 1982.
  7. Grosz, Elizabeth. Volatile Bodies: Toward a Corporeal Feminism. Bloomington: Indiana University Press, 1994.
  8. Pomeroy, Sarah B. Goddesses, Whores, Wives, and Slaves. New York: Schocken Books, 1975.
  9. Gardner, Jane F. Women in Roman Law and Society. Bloomington: Indiana University Press, 1986.
  10. Butler, Judith. Gender Trouble. New York: Routledge, 1990.
  11. Beauvoir, Simone de. The Second Sex. New York: Vintage Books, 2011.
  12. Brown, Peter. The Body and Society: Men, Women, and Sexual Renunciation in Early Christianity. New York: Columbia University Press, 1988.
  13. Foucault, Michel. Discipline and Punish: The Birth of the Prison. New York: Vintage Books, 1977.
  14. Elias, Norbert. The Civilizing Process. Oxford: Blackwell, 1994.
  15. Bourdieu, Pierre. Outline of a Theory of Practice. Cambridge: Cambridge University Press, 1977.
  16. Enloe, Cynthia. Bananas, Beaches and Bases. Berkeley: University of California Press, 2014.
  17. Ahmed, Leila. Women and Gender in Islam. New Haven: Yale University Press, 1992.
  18. Baron, Beth. Egypt as a Woman: Nationalism, Gender, and Politics. Berkeley: University of California Press, 2005.
  19. Goldschmidt, Arthur. Modern Egypt: The Formation of a Nation-State. Boulder: Westview Press, 2004.
  20. El-Ghobashy, Mona. “The Metamorphosis of the Egyptian Monarchy.” International Journal of Middle East Studies 35, no. 1 (2003).

Fahmy, Khaled. In Quest of Justice: Islamic Law and Forensic Medicine in Modern Egypt. Berkeley: University of California Press, 2018.

Zeynep Can
Zeynep Can
Marmara Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema mezunudur; İletişim Bilimleri alanında yüksek lisans yapmıştır. İlgi alanları sinema, gündelik hayat sosyolojisi, popüler kültür ve kadın çalışmalarında yoğunlaşır. Metinlerinde bu alanların kesişimlerini araştırır; bireysel deneyimlerle toplumsal yapılar arasındaki gerilimleri görünür kılar. ‘Sen Bana İnanma’ adlı podcastinde de benzer temaları farklı anlatım biçimleriyle tartışır.

POPÜLER YAZILAR