İnsan, başına gelenlere mi üzülür yoksa yaşayamadıklarına mı?
Belki de bu soru açacak bize bütün kapılarımızı,
Belki ‘anahtar’ dedikleri şey, bu sorunun cevabında gizli.
Fakat kaçımız dürüstçe bu soruya cevap verebiliriz, bilmiyorum.
Sanki kendi gerçeğimizden de kaçar bir yanımız yok mu?
Mutsuz olduğumuzu fark edersek,
“Değiştiremediklerimiz bizi daha çok hasta eder mi,” diye hiç mi düşünmedik mesela.
Ya da bunu bile düşünemeyecek kadar mı korktuk?
“Kadınların çocukluktan beri yetiştirilirken karşılaştığı ‘kurallar’ın,
Aslında toplumsal baskı olduğunu fark etmemiş olamayız,” diyor bir yanım.
Bir yanımsa, bunu fark etmenin bile yanlış olduğunu düşünen kadınların çoğunlukta olduğuna öylesine ikna ki…
Evin kızı olmayı, eş olmayı, anne olmayı başaran kadının,
Sıra ‘kendisi olmak’ olduğunda ne yapacağını şaşıran bir hâle bürünmesi hiç mi acıtmadı canımızı acaba?
“Ben yetemiyorum galiba ya!” nidasında bile kendisini suçlayan eşimiz dostumuz olmuştur mutlaka.
Oysa aynı kişinin hem dışarıda bir işte çalıştığı, hem evinin işlerine yetiştiği, hem çocuklarının maddi manevi her şeyiyle ilgilendiğini ve bütün bunların yanında bir de eş olduğunu düşünürsek,
çok da yetemiyor gibi değil sanki.
Ve fakat bütün bunların içinde narsist bir de eşiniz varsa,
Sürekli yetersiz hissetmesi de normalleşiyor gibi.
İşte, işler tam burada karmaşık bir hâl alıyor.
Çünkü kadın dediğimiz form, yaşadığımız toplumda, hayatının hiçbir evresinde bir birey olarak kabul görmüyor.
Bu durumun istisnaları elbette var.
Ancak genel yapıya baktığımızda;
Ahlaki kuralların öğretildiği, hatta baskıyla uygulatıldığı,
Yetmezmiş gibi ne giyeceğinden, nasıl güleceğine, hatta ve hatta kaç çocuk doğuracağına kadar hep başkalarının kararına boyun eğenler hep kadınlar değil mi?
Şimdi soruyorum size:
Birey olarak kabul görmeyen,
Gerek ailesinde gerek iş hayatında ve gerekse sosyal hayatında bu kadar zorbalanan birinin,
Sağlıklı bir şekilde ebeveyn olması, eş olması yeterince haksızlık değil mi?
“Eşine hayır deme,” uyarıları var bakın bir de.
Neden?
Kadın sadece birilerinin temel ya da güdüsel ihtiyaçlarını gidermek için yaratılmış bir tür müdür?
Sanmıyorum…
Kadının kutsallığını, ilahi kitaplarda bile görebiliyorken,
İlahi kitaplar şahit tutularak toplum içerisinde kadını yok saymak, tüm insani ve vicdani değerleri yok saymak değil midir peki?
Bir de mal gibi ‘sahiplenilen’ ve kendi kurallarıyla var olmaya çalışan kadınların yaşadığı şiddet vardı, değil mi?
“Bunları biliyoruz zaten, çözülmüyor işte,” dediğinizi duyar gibiyim.
Haklısınız da.
Ama hiç düşündünüz mü, çözülmesi için ne yaptım diye?
Sosyal medyadan kınamakla, birkaç fotoğraf ve video paylaşmakla sahip çıkılmıyor ki bu haklara.
Bakın, çok güçlü bir silahımız var aslında kendi içimizde.
Annelik gibi, çocuk yetiştirmek gibi.
Eğitimlerine katkıda bulunduğumuz çocuklarımızı, belki de olmaları gerektiği gibi büyütmek minik bir adım olabilir.
Unutulmamalıdır ki;
Bir baba eşine nasıl davranırsa, çocuğu da öyle davranır.
Ve bir eş, karısına nasıl davranırsa, ailesi de öyle davranır.
Ne diyorsunuz beyler,
Belki de bu konuyu bir sorun olmaktan çıkaracak güç,
Sizin temiz bir vicdana sahip olmanızdan ve sağlıklı bir ruh yapınızdan geçiyordur, kim bilir.



