Beyaz; masumiyet, temizlik, saflık simgesi olarak lanse edilir. Ama gerçekte bütün renklerin kaynaşarak cam piramidin tek noktasından yansıtılması sonucu ortaya çıkar. Saf ve hafif olmanın ötesinde karmaşık bir fiziksel yapısı vardır. Masum bir başlangıçtan çok, her şeyin içinde eritildiği bir toplamdır. Siyah ve beyaz, ışığı içinden yansıtmayan yegâne iki renktir. Hatta bu özelliği nedeniyle doğuda yas rengi olarak da kabul edilir.
Temizlik ile anlatılmak istenen masumiyette asıl kastedilen, suçlu olmamaktan ziyade suçla araya mesafe koyulmasıdır. “Ellerim temiz” ya da “beyaz eller” gibi benzetmeler masumiyetin delili olarak değil, suçlayıcı yargılara/ bakışlara karşı kalkan olarak kullanılır. Hannah Arendt’in “Kötülüğün Sıradanlığı” kavramında işaret ettiği gibi, en büyük suçlar çoğu zaman kendini masum sayan ellerden geçer. Pek çok alanda beyaz, suçun yokluğunu değil, sorumluluğun ertelenmesini temsil eder.
Beyaz her zaman temiz olmaya değil, lekeleri silmeye, geçmişi pürüzsüz ve berrak hâle getirmeye, izleri tümüyle kapatmaya yarar. Anlatıldığı gibi yumuşak bir kabulleniş rengi olmayıp, tam tersine çok sert bir renktir ve neyin üzerinden geçerse onu yutup kapatır. Bu durum sosyal yaşamda bir tür temizlik olarak algılanır. Kapatıcı ve hâkim yapısı ile neyi dışarıda bıraktığını çok iyi gizleyebilir.
Her ne kadar beyaz huzurun rengi diye sunulsa da bilindiği gibi huzur çoğu şeyin unutulması ya da göz ardı edilmesi, yani pek çok şeyin kapatılması ile ulaşılabilen bir noktadır.
Aynı zamanda mutlak sterilizasyonu tanımlamak içinde bu renk kullanılır. Özellikle hastanelerde, sanat galerilerinde çok tercih edilir. Böylece hayatın diğer renkleri ile söz konusu mekanların arasına zamansız bir sınır çekilir. Lekesiz mekânlarda daha önce hiçbir şey yaşanmamış, her deneyim sıfırdan geliyormuş gibi bir izlemin yaratılır. Oysaki dünya üzerindeki bütün mekânlar ve insanlar daha önce yaşananlardan akılda kalan olaylar ve anılarla şekillenir. Her yeni yaşam bir öncekinin boşluğuna değil, bilgeliğine oturtulur. Aksi halde insan yabancılaşır.
Sartre ve Byung Chul Han Bakışı ile Lekesiz Olmak
Beyaz, tertemiz yepyeni açılan bir sayfa, hiç dokunulmamış bir yüzey gibi yeni başlangıç anlamında kullanılır. Yeni açılan sayfanın başında eline kalem tutuşturulan insana sözde özgürlük vaat edilir. Fakat özgürlük hiçbir zaman hafif ve kolay taşınabilen bir şey olmamıştır. Tam tersine özgürlük ne kadar geniş kapsamlı ise o kadar ağırdır ve sahibine sorumluluk yükler. Yepyeni sayfa insana: “Hadi bakalım sıra sende,” demektedir. Daha çok aşılması gereken bir sınav gibi de düşünülebilir.
Jean Paul Sartre’ın özgürlük anlayışında insan, seçmeye mahkûmdur. Kaçamaz, erteleyemez, sorumluluğu başkasına devredemez. Bu bakımdan beyaz sayfa kaçılamayan, ertelenemeyen mahkûmiyetin görsel karşılığıdır. Üzerinde hiçbir şey yoktur; ama bu boşluk, yazılacaklar kadar yazılmayacakların da sorumluluğunu taşır. Sessizlik bile sorumluluğu alınması gereken bir tercihe dönüşür. Bu yüzden beyaz ferahlıktan çok, kaygı üretmeye meyillidir.
Byung-Chul Han’a göre ise modern yaşamın sorunu karanlıkta kalan noktaların çokluğu değil tam tersine her şeyin aşırı derece ışığın altına tutulmasıdır. Bu kadar aydınlık ve net görünenin derinliği kaybolur. Beyaz, modern dünyada temizlik, masumiyet adı ile yaftalanmış bir kontrol normudur.
Lekesiz beyazlık zamanın döngüselliğini de zedeler. Geçmiş silinir, gelecek steril, planlanmış bir vaade, beklentiye indirgenirken, “şimdi” üzerine projeksiyon tutularak aşırı aydınlatılmış bir an parçası hâline gelir. Oysa insanı yoran makul bir aydınlatma ve yer yer bastıran karanlık değil tam tersine hiç kararmayan sürekli aydınlık hâlidir. George Orwell bunu “1984” distopyasında hiç karanlık olmayan yer vaadi ile kandırılan insanların yirmi dört saat ışıkların kapatılmadan tutulduğu hapishanelerde çektikleri eziyet ile anlatır. Gölgesiz bir varoluş, dayanılmazdır.
Aşırı aydınlatılmış bir dünyada sorun karanlık değil; gölgenin yokluğudur. Beyaz, bu noktada anlamı ortaya çıkarmaz, derinliğin, gizemin ve anlamın kaybına yol açar.
Kadın İçin Yeni Başlangıç Rengi
Beyaz sosyal hayatta temiz olmayı, doğru başlangıcı, lekesiz olmayı ima ederken, kadınlara da aşılması gereken bir sınır çizgisi gibi sunulur. Bu bağlamda kadına verilen seçenekler şunlardır: “Ya bu eşikten lekesiz geçersin ya da geride kalırsın.” Hatta daha da doğru bir tanımlamayla “Ya bu eşikten lekesiz geçersin ya da sen bilirsin!” Lekesizlik kadın için bir tehdit unsuru bile olabilir.
Bu renk, kadınlar için tarihin bütün evrelerinde ciddi bir yük olmuştur. Temizliğin, düzenin, doğru başlangıcın rengi olarak bir denetim biçimidir. Toplumun denetiminde özgürlükten çok ölçü hâline gelmiştir.
Halbuki beyaz bomboş sayfa aynı zamanda yanlış yapmamak için uğranılan kararsızlığı da simgeler. Yeni bir hayatın önünde durup hangisinin “doğru” olduğuna karar verememenin, yıpratıcı ertelemenin rengidir. Bu nedenle kadının dünyasında tereddüt çoğu kez suçluluk değil mükemmeliyetçilik eğilimi olarak düşünülmelidir. Bembeyaz sayfa takip edilmesi uygun olan yönü göstermediğinden aynı zamanda ürkütücüdür.
Soluk Alma Alanı
Her şeyin ötesinde şurası da bir gerçektir ki beyaz her zaman yeni bir sayfa zorlaması olmayıp, bazen de yalnızca nefes almaya izin veren boşluktur.
Yukarıda anlatılanlara rağmen bu renk yine de sadece olumsuz anlamda algılanmamalıdır. Bazı hallerde kadının gerçek ihtiyacı biraz geri çekilip, durup, olan bitene nesnel açıdan bakabilmektir. Hiç kimsenin beklentisinin kölesi olmadan bir süre o boşlukta kalabilmek, çoğu kadına nadiren tanınan bir durma hakkıdır. Bu bölümde kadın güçlü iyimser, pozitif ve toparlanmış olmak zorunda değildir.
Söz konusu alan başlangıçla bitiş arasında, bir oluştan önce ya da bir bitişten sonra kalan sahadır. İnsanın kendine yeniden yaklaşabildiği sessiz bir aralık, mola zamanıdır.
Kadının önüne sunulan beyaz, yeni bir başlangıç vaadi değil; başlamadan önce düşünmeye izin veren bir boşluk olarak kabul edilmelidir.



