Kalbimi taktım oltanın ucuna,
Var gücümle savurdum deniz gözlerine,
Rüzgârlı saçlarından geçip usulca,
Ağır ağır gömüldü engin maviliklere.
Tetikte bekliyorum en küçük kıpırtıyı,
Dikkatle süzüyorum en küçük ayrıntıyı,
Oltanın ucundaki kalbim, işin şakası olmaz.
İnşallah bu oltaya hasret balığı takılmaz.
Başını kaldırıp Londra’nın gri gökyüzünde nefes alacak bir yer ararken; deniz gözleri daha da koyulaştı. Gözyaşları yanaklarından yuvarlanıp, ince dudaklarını ve çenesini geçti, gözden kayboldu. “Bu oltaya, hasret balığı takıldı,” diye mırıldanarak elindeki defteri ahşap masanın üzerine bıraktı.
Ruhu siyah, beyazdı; onun için tüm renkler kaybolmuştu. Atölyenin kapısından girip bir süre heykel ile uğraştıktan sonra, “Aliye, şimdi de gravürle tanıştırayım mı seni?” diye sormuştu hocası J. Buckland Wright.
“Gravür mü? Nasıl yapacağım onu bilemedim, zor olmaz mı?” demişti Aliye ama içindeki hayata dair heyecanı tekrar renklere bürünecekti. Elindeki gravür kazıma aleti, tasarladığı çizimleri gümüş plakanın ışıltısıyla ortaya çıkardıkça; mürekkebi iyice yedirip merdane ile uyguladığı baskının kartona aktarılan çizimleri nasıl çıkaracağı ile ilgili merakı, onu daha da bir şevkle çalışmaya davet ediyordu. Her seferinde gravür baskılarını çocuksu bir heyecanla, yüreği pır pır ederek bekliyordu. Yorgunluğunu hissetmiyor, yüreğindeki acı bir şekilde hafifliyor, hatta bazen yok oluyordu. Bakır plakalar ve ışıltılar Aliye’nin dönüm noktası olacaktı.
Karanlığa gömüldüğü dünyası Türkiye’ye döndükten sonra ‘Güneş’in Doğuşu’ ile yeniden hayat bulacaktı.
Bu bir insanın acıyı dönüştürmesinin hikâyesidir.
Rosolata Büyükada’nın, yirmi dört koca oda ve muhteşem ahşap işçiliği herkesin dilinde olan, her mevsim bahçesi en güzel çiçeklerle süslenmiş kırmızı köşkü. Köşkün odaları sanatla dolmuş taşmıştı. Şakir Paşa’nın tarihe düşkünlüğü, okumaya ve yazmayı sevmesinin yanı sıra; resim merakı, köşkün çocuklarını da etkilemişti. Böyle olunca da eğitimleri için dünyaca ünlü bir çok sanatkârın ve eğitimcinin uğrak yeri olmuştu.
Rosolata’nın merdivenlerinde görmüştü onu. O an vurulmuştu Karl Berger’e. Kemanının nağmeleri onu büyülü bir şekilde cezbediyor; kalp atışlarını hızlandırıyordu. “Ah bir görmelisin, ne muazzzam bir sanatçı,” övgülerini en yakın arkadaşlarından duymuştu. Bir zamanlar burun kıvırdığı bu genç adamı, şimdilerde düşünmeden edemiyordu. Yeğenine ders verdiği günleri takip edip, mutlaka karşısına çıkıyor; etrafında olmaktan kendini alamıyordu. Her zaman şık ve bakımlı, çocuksu bir suratı vardı otuzlu yaşlarındaki virtüözün. Aliye’nin ilgisine karşın, bir o kadar ilgisizdi genç adam. Karl’a yakın olabilmek için ailesini ikna ederek özel ders almaya kalkmış ama birkaç ders sonrası yoğunluğunu bahane ederek, “Müsadenizi isteyeceğim Aliye Hanım. Size ayıracak vaktim yok,” diyerek ondan uzaklaşan bu beyefendiye karşı kızgınlık hissediyordu. Çünkü kimse onu Aliye kadar çok sevemezdi. Gerçekten de, bu konuda herkese meydan okuyacak kadar kuvvetli ve deli bir aşkla sarhoştu genç Aliye. Ablaları, durumu fark edip annelerine söylemişti söylemesine ama Aliye o çılgın karakterinin verdiği cesaretle bu aşktan vazgeçmeyeceğini tüm taşkınlıkları ile belli ediyordu ev ahalisine. Kabına sığmayan evin küçük çocuğu olmanın tüm avantajını da kullanıyordu. Annesi ve ablalarının “Aklını başına topla, bu adamın her yerde bir sevgilisi varmış. Bütün Ada hatta İstanbul bunu konuşuyor Aliye,” “Seviyorum ben onu, uyduruyorlar hem,” “Sen öyle san Aliye, Üsküdar’da bir eve girip çıkıyormuş. Üstelik tüm aile ile de çok sıkı fıkıymış . Yakışmaz bizim gibi bir aileye böyle bir adam”
“Nasıl? Sen ne dediğini biliyor musun anne, Karl benimle evlenecek!” diye ağlayarak ve öfke ile kendini odasına attı. Sürekli duyduğu Karl ve aşıklarının dedikoduları yüreğine dayanılmaz acılar veriyor; kıskançlık krizlerine sebep oluyordu. Dayanamamış, bir gece izleyivermişti Üsküdar sokaklarında Karl’ı. Tophaneli yokuşu, 34 numaraya girmişti Karl. Burası ünlü bir hukukçu olan Hırant bey’in eviydi. Araştırınca, Hırant bey’in kızı Matmazel Mani’ye beş, altı yıldır ders verdiğini öğrendi. Birkaç kere daha takip edip, kendine yanılma payı bırakmamıştı Aliye. Kapıyı çalmış, açan genç kadının kim olduğunu bile fark edemeden silahla vurmuştu. Kadın kapının ağzına sırt üstü devrilmişken; Aliye de orada öylece donup kalmıştı. Ev ahalisinin haykırışları arasında Karl ise bodrum katın penceresinden kaçıp; karanlık sokakta kaybolmuştu.
Günlerce Ada’da bu olay konuşulmuştu. Otuz beş günlük mahpusluktan sonra doktor raporu ile aşırı asabiyet ve kıskançlık sebebi ile bu suçu işlediği kanaatine varılmış ve tekrarlamayacağı gözlemlendiği için mahkeme kararı ile serbest bırakılmıştı Aliye.
“Aşktan sebep,” demişti hakime. Aşktan ve acıdan nasıl dönüşeceğini ve bir ilk olacağını bilmeden.
Yaşananlardan sonra beraberlikleri yirmi üç yıl sürdü. Evlenememelerinin önündeki en önemli sebep, Karl’ın başka bir dine mensup olması idi. 1947 yılında, evlenmelerinden altı ay sonra Karl Berger’in Büyükada iskelesinde geçirdiği kalp krizi sonrası ölümüyle büyük aşk, büyük bir mateme dönüşmüştü Aliye Berger için. Eşinin mezar taşını yaptırana kadar onun Müslüman olarak öldüğünü ise kimse bilmiyordu. Taşına, Karl Berger – Ömer Baki olarak isim yazılan bu mezarı her sabah ziyaret ediyor; saatlerce onunla konuşuyor ve etrafı seyrediyordu.
Ablası Fahrünnisa Zeyd onun hayatını sanatla doldurdukça acısı hafifliyor, renklerle barış imzalıyordu. Londra’da geçirdiği üç senenin sonunda Türkiye’ye dönmüştü. Narmanlı Han’ın İstiklal Caddesi’ne hâkim büyük balkonundan her gün insanları seyrediyor, karakalemle resmediyordu. Büyükada’daki köşkün vazifesini artık Narmanlı Han yapıyordu. Her gün gelen sanatkârlarla dolup taşıyordu yeni mekânı. Narmanlı Han’da çıkan bir yangın esnasında komşularının savurduğu yastıklardan etrafa yayılan kuş tüylerinin yanışının görüntüsünden öyle etkilenmişti ki; “Durun, durun benim boyalarım nerede? Bunları hemen tuvale aktarmam lazım. Ne muazzam bir görüntü bu!!!” diye bağıra bağıra malzemelerine koşmuş ve hemen tuvaline bunları geçirmeye çalışıp; tamamladığında adını “Yangın” verdiği tablosunda, yanan kırmızı bir kibrit ucu gibi görünen renk cümbüşüyle tabloyu görenlerde muazzam bir etki yaratmayı başarmıştı.
Ve 1954’te “Güneş’in Doğuşu” ile renkçi, dinamik ve öznel kompozisyonu; tuvalden atlayıp onun hayatındaki karanlıkları sar , turuncu, kırmızı ışıklarla aydınlatmaya başlamıştı. Ablası Fahrünnisa Zeid zor zamanında onu destekleyerek, kendini bulmasını ve acısını dönüştürmesini gururla izliyordu uzaklardan. Güneşin Doğuşu tablosu, onun hayatta gözlemlediği şeylerle doluydu. İtirazlara rağmen birinci seçilmesini Roma Üniversitesi Tarih Profesörü Lionello Venturi bilinçaltı, sezgi ve sembollerin resme aktarım biçiminden ve hareketli, heyecan verici darbe vuruşlarından etkilendikleri için birinci seçtiklerini açıkladığında; itiraz eden jüri üyelerine de söyleyecek pek bir şey kalmamıştı.
Hayrünnisa Hatice Aliye Berger adını artık Akademi ve sanat dünyasında bu eseri ile duyurmuştu ve tüm tartışmalardan uzak durarak, kendini sanatın sükûnetine bırakmıştı.
Çiftetelli, Horon Tepenler, Gecekondu Evleri, İnşaat Halindeki Boğaz Köprüsü, Karagöz , Davulcular, Süngerciler, Odun taşıyanlar, Mevleviler, Bektaşiler, Surdibi, Çaçara Dokuyan Kadınlar gibi konuları kendi anlayışına göre tuvale aktardı.
Aliye Berger , 1960-1974 yılları arası birçok yağlı boya tablo ortaya çıkarmıştır. Bu eserlerin onun günlük hayatının bir kesiti olduğu, hayatı incelendiğinde görülmektedir. İleri görüşlü ama bir o kadar da geleneklerine bağlı bir aileden gelen bir insan olarak; içselleştirdiği olayları dışavurum metodu ile tuvaline aktarmıştır. Babası öldüğünde on bir yaşında olan Aliye, annesi ile Fatih’te Kenan Rıfai’ye ait dergâhlara gitmiş ve orada olan biteni gözlemleme olanağı bulmuştu. Buralardan esinlenerek çocukluk anılarını Mevleviler ve Bektaşiler adlı tablolarda resmettiği söylenir. Bunun en önemli göstergesi ise “Bektaşi” resminde bulunan taçlar olmuştur. Bunun yanı sıra, “Ben hayatta neyi seversem, onu resmederim. Bugün ayakkabı boyacısı, yarın bir manzara olabilir bu,” demişti. Herhalde en çok Büyükada, köşk, Karl Berger ve kemanının gravürleri idi hayatında en sevdikleri.
Gravürden bir yangınla uzaklaşmış “Belki de artık bırakmam gerekiyor,” dediğinde “Senin gibi bir sanatçının daha yapacağı çok şey var. Dur bakalım, sana neler bulabileceğiz?” diyen Ahmet Emin Yalman’ın bulduğu makine parçaları sayesinde yeniden bağlanmıştı bu sanata. Bu defa sadece bakır levhalar değil kasap kağıtları, dantel parçaları ,tül, tülbent ve kese kağıtları ile de farklı dokularda gravürün nasıl şekil oluşturduğu ile ilgili deneysel çalışmalarda bulunmuştu. “Aşkla yaşadım. Ölümler bile öldüremedi bendeki aşkı. Coşkuyla , aşkla ve sevgi ile yarattım ne yarattımsa,” demiştir .
Aliye, dönemin davulcularından Kastamonu’lu Karayılan’ın, davulu ile yaptığı görsel şöleninden öyle etkilenmişti ki bir Şaman gibi ayin yaparken döne döne kendinden geçmesini, davuluyla bütünleşmesini tüm ruhu ile hissetmişti. Ve yine yaşadığı olayı tuvaline, davula sarılmış bir karayılan ve tokmak ile resmetmişti. Ustalıkla yaptığı bu dışavurumlar onu sanatının zirvesine oturttu.
Aliye Berger için hayatta her şey büyük bir ilham kaynağı idi. O büyük yasın ardından hayatın ucuna sanatla tutunarak kendini yükseltmeyi öğrenmiş, renklerle bir Mozart senfonisi ile dans ederken; Voltaire’nin satırlarını karakterlerine giydirip bazen balıkçı, bazen deniz kıyısında yük taşıyan kadınlarla yol almış bir Cumhuriyet kadınıdır.



