Kırmızı, köyde yaşayan kadınlar için yalnızca bir renk değildir; o, hayatın kendisiyle kurulan sessiz ama derin bir bağdır. Toprağın kokusuna, güneşin yakıcılığına, kanayan ellere, sevinçle yasın iç içe geçtiği uzun bir hikâyeye benzer. Şehirde kırmızı çoğu zaman bir elbise, bir ruj, isyan, haykırış ya da bir vitrin ışığıyken; köyde kırmızı yaşanmışlığın, direncin ve görünmeyen sessiz emeğin rengidir. Köylük yerde kırmızı, çoğu zaman başörtüsündedir. Bir yazmanın ucunda, bir oyada ya da desenin en canlı yerinde kendini gösterir. O yazma, yalnızca güneşten korunmak için örtülmez başa; o, kadının kimliğini, yaşını, yasını ya da sevincini anlatır. Kimi zaman kırmızı, gençliğin ve umudun işaretidir; kimi zaman da düğünlerde gelin kuşağı olarak beldedir. O kuşak, bir kızın çocukluktan kadınlığa geçişinin sessiz tanığı oluverir. Söz söylenmeden, uzun açıklamalar yapılmadan, herkes bilir ki kırmızı kuşak bir eşiği simgeler.
Kırmızı aynı zamanda emektir. Tarlada çalışırken çatlayan ellerdeki kan, soba başında yanık izleri, tandırın başında kızaran yanaklar… Hepsi kırmızının başka bir yüzünü gösterir. Bu kırmızı süslü değildir; acının ve dayanıklılığın rengidir. Köyde yaşayan kadınlar için emek çoğu zaman görünmezdir ama kırmızı, bu görünmezliğin altını da çizer. Toprakla uğraşan eller, ne kadar yıpranırsa yıpransın, yaşamı beslemeye devam eder. O ellerdeki kırmızı, hem yarayı hem de iyileşmeyi taşır. Kırmızı, köyde yasla da iç içedir. Bir evde ölüm olduğunda, kırmızı geri çekilir; yazmalar koyulaşır, renkler susar. Ama zaman geçtikçe, hayat kendini yeniden hatırlatır. O zaman kırmızı yavaş yavaş geri döner; bir çiçeğin deseninde, bir oyada, bir kilimin ucunda. Bu dönüş, hayatın inatçı tarafının simgesidir. Köy kadınları acıyı derin yaşar ama yine de hayatı bırakmaz. Kırmızı, bu direncin sembolüdür çünkü. Bir de doğayla kurulan bağ vardır. Kırmızı biberin ipe dizilip güneşte kuruması, domates salçasının bakır kazanlarda kaynaması, narın dalında çatlaması… Tüm bu sahnelerde kırmızı, bereketin ve döngünün rengidir. Kadınlar bu döngünün tam ortasındadır. Ne zaman ekileceğini, ne zaman toplanacağını, ne kadar kaynatılacağını onlar bilir. Kırmızı burada bilgiye, deneyime ve kuşaktan kuşağa aktarılan bir hafızaya dönüşüverir. Köyde kırmızı bazen de sessiz bir başkaldırıdır. Her şeyin sade, ölçülü ve “olması gerektiği gibi” yaşandığı bir dünyada, kırmızının cesareti dikkate değerdir. Bir yazmada biraz daha parlak bir ton, bir kilimde alışılmadık bir desen… Küçük ama anlamlı seçimlerdir bunlar. Kadın, “buradayım” diyemeden de varlığını hissettirir. Kırmızı, onun sesi oluverir.
Sonuçta köyde yaşayan kadınlar için kırmızı; ne yalnızca sevinç ne de sadece acıdır. O, hayatın tüm ağırlığını ve güzelliğini taşıyan bir renktir. Toprağa basan ayakların, çalışmaktan yorulan bedenlerin, susarak direnen ruhların rengidir. Kırmızı, köy kadınlarının hikâyesinde hem kan hem can, hem yara hem şifadır. Ve belki de bu yüzden en gerçek, en sahici hâlini onların dünyasında bulur.



