2009 yapımı Julie & Julia, Nora Ephron’un yönetmenliğinde çekilmiş, başrollerinde Meryl Streep ve Amy Adams’ın yer aldığı eşsiz biyografik hikâyelerden biri. Komedi-dram türünde kurgulanmış film, iki kadının farklı dönemlerde kesişen üretim yolculuğunu, paralel bir anlatıyla ele alıyor.
Bazı hikâyeler vardır ya hani, kokusu burnunuza, duygusu ruhunuza siner. Julie & Julia, bize tam olarak bunu yapıyor. Fakat baştan söyleyeyim, bu film sadece tereyağı kokulu tariflerin veya “Boeuf Bourguignon”’ın iştah açıcı öyküsü değil. Reddedilmiş taslaklar, cevapsız kalan yayıncı mailleri ve her şeye rağmen insanın kendi hayaline sadık kalmasının güçlü inadının öyküsü.
Sinema ve edebiyatın iç içe geçtiği bu yolculukta, iki kadının elli yıl arayla aynı yalnızlıkta nasıl buluştuğunu izliyoruz. Filmin paralel kurgusu iki kadının yaşamını, zamanlar arasında kurulan görünmez bir bağ ile âdeta birbiriyle konuşturuyor. Julia’nın Paris’teki mutfağında çırptığı yumurtanın sesi, Julie’nin Queens’teki dairesinde klavye tuşlarına vuruşuyla yankılanıyor. Bu durum filmin yemek yapma sahnelerini mutfak boyutundan çıkartıp büyüleyici bir senfoniye dönüştürüyor.
Julia Child ve Julie Powell… Aralarında koca bir elli yıl olsa da kaderleri aynı tozlu masalarda ve can sıkıcı reddediş mektuplarında düğümleniyor. Julia, Fransız mutfağının inceliklerini Amerikalı ev kadınlarına anlatmak için yıllarını devasa bir el yazmasına adadığında, karşısında duvar gibi dikilen yayınevlerini bulmuştu. “Çok uzun, çok teknik, kimse bunu okumaz,” dediklerinde, Julia’nın yüzündeki hüzünlü bakışı hatırlar mısınız? İşte o hüzün, emeğinin karşılıksız kalacağından korkan her yazarın, her üretken kadının yakından tanıdığı uykuları kaçıran soğuk histir.
Öte yandan Julie, otuz yaşına merdiven dayamış, hayatı sorgulayan bir devlet memuru olarak blog yazmaya başladığında da durum pek farklı değildi. İlk günlerde sadece annesinin okuyup okumadığını kontrol ettiği o ekran, aslında modern zamanın “basılmayan kitap” değeri anlaşılmayan emek sancısını temsil ediyordu. İkisinin de yolu, kimsenin onları ciddiye almadığı, seslerini duymak istemediği gergin ve ıssız koridorlarda buluştu. Ama yazmak ve yaratmak, onlar için vazgeçilecek bir heves değil, hayatta kalma biçimiydi.
Julie, blog dünyasının içine çekildikçe ve o görünmez okuyucu kitlesiyle bağ kurdukça, edebiyatın en saf gerçeğini keşfediyordu. Bir gece bilgisayar başında hayatının iplerini eline almaya çalışırken ne dediğini hatırlayalım:
“Sanki yazmasaydım gerçekten üzgün olurlardı gibi… Bana ihtiyaçları var, hem de fazlasıyla.”
Bu cümle, bir yazarın varabileceği en kutsal eşiktir. Yazmak artık kişisel bir terapiden çıkmış, bir kolektife dokunma hâline dönüşmüştür. O “ihtiyaç duyulma” hissi, sabahın köründe kalkıp işe gitmeden önce yemek pişiren ya da gece yarısı ekran başında uykusuzluktan gözleri yanan bir kadının yaratma motivasyonunun en büyük yakıtıdır. Edebiyat tam da budur; hiç tanımadığın birinin hayatının boşluklarının cümlelerle doldurmak, boş ve soğuk pencerelerinde, kelimelerle güneşin doğuşunu sağlamaktır.
Julia Child’ın mutfaktaki o muhteşem enerjisi, aslında tüm sanat dalları için geçerli bir manifestodur: “Mükemmel olmasa bile asla özür dilemeyin.”
Edebiyat da mutfak gibidir; bazen kurgu tıkanır, bazen en güvendiğiniz karakter sizi yarı yolda bırakır, bazen de yayınevinin o “Üzgünüz,” mailiyle eliniz ayağınız birbirine dolanır. Julia bize şunu hatırlatır: Hata yapmaktan, dağılmaktan veya “tam olmamış” görünmekten korktuğumuz an, özgünlüğümüzü kaybederiz. Hayaline sadık kalmak, kusursuz bir ürün sunmak değil, o yolda hırplanmayı göze alarak yine de orada olmaya devam etmektir. Tavayı devirseniz de cümleyi yanlış kursanız da asla özür dilemeyin; çünkü o sizin imzanızdır.
Kitap bastırma süreçlerinin bitmek bilmeyen sancısı, filmde her iki kahraman için de birer karakter sınavına dönüşür. Julia’nın, kitabın nihayet basıldığını gördüğü andaki o çocuksu sevinci, aslında yıllarca süren sabrın ve inatçı sadakatin büyük zaferidir. Yayınevlerinin soğuk koridorları, “Kim okuyacak ki bunu?” diyen o sinsi iç sesler… Hepsi bu yolun ayağa vuran, vurdukça can acıtan çakıl taşları olur.
Julie ve Julia bize gösteriyor ki; hayaller yorar, yıpratır ve bazen insanı olduğu yere bir çuval gibi bırakır. Ama mutfak tezgâhına ya da klavyenin başına her geri dönüş, hayatın tuzaklarına karşı dik durmaktır. Kendi hayaline sadık kalmak; dünyanın sana “hayır” dediği yerde, kendine, avazın çıktığı kadar “evet” diye bağırabilmektir.
Çünkü biz yazmazsak, biz üretmezsek; o görünmez bağlar kopacak ve belki de bir yerlerde birileri gerçekten çok üzülecek. Hayallerinize, o en yorgun olduğunuz anlarda bile sımsıkı sarılın. Tıpkı Julia’nın tereyağına, Julie’nin kelimelerine sarıldığı gibi…



