Batı ile Doğu; Doğu senin doğun, batı senin batın. Senin Batın bir başkasının Doğusunda kalabilir, senin doğun bir başkasının batısında…
Batıl ile Doğru… Batılı görmeden doğrunun doğru olduğunu nerden bileceksin? Batıl senin batılın, doğru senin doğrun…
Herkes kendi doğusuna mutlaka gitmeli. Kendi batısını gezip görüp, eğlenip, seyreyleyip merkezine dönmeli. Doğu’ya doğru yaptığınız her seyahat insanı kendi doğrularını sorgulamaya sevk ediyor. Bu ister Uzak Doğu, ister Orta Doğu ister Doğu Anadolu olsun…
Tunceli-Erzincan bölgesine gidişimiz de kendi doğumuza böyle bir seyahat oldu.
Daha önceki Doğu-Güney Doğu Anadolu seyahatlerimde birçok şehri görmüştüm. Diyarbakır, Urfa, Mardin, Antep, Adıyaman, Batman…Ve sonrasında Hakkari ile bölgeyle ilgili epey izlenim edinmiştim. Kürt-Türk ayrımı ve terör belasının gölgesinde o coğrafyaya dair bildiğimi zannettiğim her şey yeniden şekillenmişti zihnimde. Fırat ve Dicle arasındaki bu bereketli topraklar, verimli hilal bölgesi diye tabir ediliyordu. İki nehrin arası anlamına gelen Mezopotamya olanca ihtişamı ile bütün farklılıkları ve benzerlikleri, kavgaları ve kardeşliği, isyanları ve kabullenişleri bağrında buluşturuyordu. Coğrafya geçit vermez sarp kayaları, hırçın dağları, çok yol almışlara özgü yılgınlığı ve küskünlüğüyle önüne kattığını sürükleyen nehirleriyle orada yaşayan insanları da kendine benzetiyordu.
Tunceli’de namıdiğer Dersim’de bozbulanık akan Munzur nehri ve nehre yatak olan Munzur vadisi karşıladı bizi. Dersim Farsça kökenli “der” kapı ve “sim” gümüş kelimelerinin birleşiminden oluşuyor ve “gümüş kapı” anlamına geliyor. Devletin merkezileştirme politikasının bir uzantısı olarak 1935 yılında ismi “tunç gibi sağlam insanların yaşadığı yer” anlamında “Tunceli” olarak değiştiriliyor. Her ne kadar resmi kayıtlarda adı Tunceli olsa da şehre ayak bastığınızda o kendini Dersim diye tanıtıyor. Hani aile içinde başka, resmiyette başka isimleri olanların anlayacağı cinsten bir kimlik çatışması. Doğduğunda kulağına okunan ismi kimse kolay kolay unutmuyor.
Bu bölge sadece Türk-Kürt ayrımı ile değil Alevi-Sünni ayrımı ile gölgelerin koyulaştığı bir yer. Nasıl ki ışığın sert olduğu yerde gölgeler koyu olur burda da farklılıklar keskin bir bıçak gibi.
Farklı kültürler, inançlar her zaman ilgimi çekmiştir. Samimi bir merakla anlamaya çalışırım insanların neye inandığını ve değer yargılarını. Ne olduğunuz, kim olduğunuz, işiniz, gücünüz, hobileriniz değil neye/nelere inandığınız şekillendirir tüm diğer kimliklerinizi. Bu inanç hayat hikayenize dönüşür. Nesiller boyu anlatılan ve anlatılacak olan bir hikayeye…
Cemevleri bölgenin inanç sistemini oluşturan ibadethanelerdir. Birçoğunu ziyaret etme şansı buldum. Ve her birinde duygudan duyguya savruldum. Cem olmak bir olmak demekti. Tıpkı Cami’nin cem olunan, cemaat olunan yer olması gibi. Geniş bir salon, yerlerde minderler. Baş köşede Dede denilen dini liderin oturduğu minder ve duvarda Hz. Ali, Hasan ve Hüseyin’in resimleri. Bir başka köşede yine bir resim; Hz. Ali elinde bir bebek, bebeğin kalbinde bir hançer, kanın kırmızısı akıyor resimde… Dede inanç sistemlerini anlattı. Soruları cevapladı. Her soruya “biz” diyerek başladı. Örneğin camiye gitmez misiniz diye sorulan bir soruya, “biz camilere kırgınız” dedi. Cami ile Cem aynı köktenken bu kırgınlık insanın içini sızlatıyor.
Yezid’ten, kanı akıtılan Hüseyin’den, mızrak ucunda kanlı başların camilerde gezdirildiği rivayet edilen hazin bir tarihten bahsetti. Hırsı, hıncı o kadar tazeydi ki sanki daha dün yaşanmıştı o vahim olaylar.
Sadece alevilik özelinde değil bütün inanç sistemlerinde inanç; geçmişte yaşanan travmaların beslendiği, diri tutulduğu bir sistem değil tam tersine yaşanan tüm belaların iyiye/güzele evrildiği, zehrin bala dönüştürüldüğü bir simya olmalıydı. Hınç ile beslenen, körüklenen inançlar insanları kemale erdirmekten çok, onları travmatik toplumlar haline getiriyordu. Hayatı bir arınma, bilgelik, huzura erme, sükunet ve sekinet bulma yolculuğuna dönüştürmek olmalıydı inanmak. Çünkü yaşamın kendisi bir savaş meydanıydı. Ve inancımız sadece kılıcımız değil miğferimiz olmalıydı. Mağfiret ile miğferin aynı kökten gelmesi ne kadar da manidardı. Dün, bugün ve yarının hayat bulduğu zihnimizi bir miğfer gibi korumalıydı inancımız. Mağfiret etmeliydi bize…
Cemevleri sadece ibadethane değildi. Aynı zamanda ahalinin arasındaki husumetin, anlaşmazlıkların çözümlendiği yerdi. Rızalık alma, rızalık verme diyorlardı buna. Birbirinden razı olmayan Cem’e giremezdi. “Razılık almadan, razılık vermeden biz ibadete başlamayız” dedi Dede.
Anadolu’da bilinen en eski cemevi, Malatya’nın Arapgir ilçesine bağlı Onar köyünde bulunan 1224 tarihli Büyükocak cemeviydi. Şeyh Hasan Onar tarafından kurulan ve 800 yıldır faal olan bu yapı Selçuklular dönemine uzanan tarihiyle Alevi-Bektaşi inancının Anadolu’daki en eski ibadethanelerinden biri olarak kabul ediliyor. Tamamen ahşaptan yapılan, çatısındaki açıklıktan “lokma” dağıtılan bir cemevi. Lokma verenin alanı görmemesiydi buradaki gaye. Sütun sütun duran ağaç gövdeleri ve ortadaki dairesel boşluğu ile bu cemevi bana daha sıcak daha aşina geldi. Buranın Dedesi bir önceki Dede’ye göre daha mutedil, daha müşfik ve daha sakindi. Aslında bir öncekine benzer şeyleri anlattı ama sözünde bir hikmet sesinde bir rahmet vardı sanki. Ahşap çatının ortasındaki açıklıktan içeri süzülen ışık içeriyi loş bir hale getiriyordu. Ağaç gövdelerinin oluşturduğu sütunların çevrelediği boşluğu gösterdi. Bir kabahat, bir suç işleyen burda dara durur dedi. Diğerleri ona razılık verene kadar orda kalır. “Dara durmak” ifadesi zihnimde kıvılcımlar çıkardı. Meydanda, ortadaki boş bir alana “dar” denmesi ilginç geldi. Dara düşmek, dar ağacı hatta Dersim’deki kapı anlamındaki der/dar da acaba bizim şimdiye kadar zannettiğimiz gibi genişin karşıtı olan dar değil miydi? diye düşünürken Dede devam etti; “eğer suçlu suçunu ikrar edip vazgeçmezse, halinde ısrar ederse düşkünlerden olur.” Düşkün de neydi? Düşkün alevi inancında toplumdan soyutlanarak cezalandırılan kişilere verilen isimdi. Bir çeşit “cancel” kültürü. Yok sayarak, selamı sabahı keserek hatta bazı durumlarda sürgün edilerek toplumsal düzen sağlanmaya çalışılıyordu. Bunun için ayrı bir köy olduğunu söyledi Dede; düşkünler köyü…
Tabi benim zihnimde dara durmak ile ilgili bir sürü sekme açıldı. Ve onları tek tek kapatmak farz oldu:
Dar etimolojik olarak Arapça’da ev, mekan anlamına gelirken Farsça’da idam sehpası, darağacı anlamlarına geliyor. Cemevinde ise bu iki anlam birleniyor sanki; ev cem içindeki birlik halini, idam sehpası anlamı ise öz yargılama ve dönüşüm sürecini simgeliyor. Kişi dara durduğunda bir yandan “kendi evine dönüyor” diğer yandan “kendi hakikatinin önünde hesap veriyor.”
Dara durma sırasında eller göğüste bağlanıyor, sağ ayak parmağı sol ayak parmağı üzerine getirilerek ayaklar mühürleniyor. Bu duruş ile ellerin kolların mutlak güç önünde bağlandığı, ayakların mühürlenmesi ile nefsin ayaklar altına alındığı ifade edilmiş oluyor. Hatta Dede ayak mühürlemenin; Peygamberimizin torunu Hz. Hüseyin’in sol ayak parmağı kanarken dedesi fark etmesin diye sağ ayağı ile solu kapattığı bir rivayete atıf olarak bugün hala ibadetlerinde anıldığını söylüyor.
İnançlarımız hikayelerimizi yazıyor. Bugün bir kişinin gönderisi/mesajı beş milyon kişi tarafından görüldüğünde etki alanının ne kadar geniş olduğunu düşünüyor ve bu insanlara “influencer” yani “etki ediciler” diyoruz. Bir mesajın sadece bir kişi tarafından dinlendiğini ama bu mesajın geniş bir zaman zarfında beş milyon kez kuşaktan kuşağa anlatıldığını düşünün. Hangisi daha etkileyici? Tek seferde beş milyon kişinin gördüğü mesaj bir hafta sonra hatırlanmıyor bile. Ama kulaktan kulağa, ninnilerde, masallarda, türkülerde, ağıtlarda, deyişlerde anlatılan hikayeler kişilerin artık kimliği oluyor. Sadece dünü anlatmakla kalmıyor yarını şekillendiriyor. Hınçla, hırsla, hüsran ile yazılan hikayeler yarınlarımızı da aynı renge boyuyor. Bu durum gücü elinde tutmak isteyenlerin, iktidar sarhoşlarının tebasını konsolide etmesi için harika bir yol olabilir. Peki ya biz? İster Alevi olsun ister Sünni, Kürt ya da Türk bireysel hayatlarımızda İnsan-ı Kamil olma yolculuğumuzda hangi hikayeyi anlatmak isteriz? Hangi hikayeyi yazmak isteriz? Yaratan bize hangi hikayeyi yazsın isteriz?
Gelin dara duralım! Namaza duralım! Niyaza Duralım!
Haset, fesat, kıskançlık, kin, nefret, hırs, hınç, garez ne varsa sıkı sıkıya tuttuğumuz bırakıp, ellerimizi göğsümüzde bağlayalım. Ben var ya ben, sen benim kim olduğumu biliyor musun? diyen benleri altına alıp, ayaklarımızı yere mühürleyelim. Rızalık, helallik alalım tüm hakkına girdiklerimizden. Rızalık verelim, helal edelim hakkımız zannetiklerimizi. Ve nihayetinde alacak vereceği bırakıp razı olalım ezelen ve ebeden O’ndan.



