Cumartesi, Nisan 11, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

3. Donmuş Pelte

Odanın bir ucundan diğer ucuna, karanlık bir gölge gibi uzanan kıyafet dolabının önünde uzun süre bekledi. Günlük rutinlerinin aksine, bugün ne giyeceği konusunda hiçbir fikre sahip değildi. Sürgülü dolap kapağı, bir yılan gibi kıvrılarak ilerlemişti. Siyah mini elbisesini ve üzerini tamamlayacak siyah ceketini bir kurtarıcı edasıyla seçti. Terleyen kollarının direncine rağmen ceketini giyebilmişti.

Baktırmadığı kan değeri, görünmediği cildiye uzmanı kalmamıştı. Teninin kendine karşı açtığı isyanı bastıramıyor, kontrolsüz akan terleri durduramıyordu. Modern tıp, çaresiz kaldığı her alanda topu psikolojiye paslıyordu ama kendini, iç dünyasına odaklanmasına sebep olacak bir pası ciddiye alacak güçte hissetmiyordu.

Tenini, terini, testleri, doktorları, psikologları bir kenara bıraktı. Masadaki -kendi gibi dağılmış- notlarını toparlayıp el çantasına yerleştirdi. Topuklu ayakkabılarını giyerken gözü evin çıkışındaki aynaya ilişti. Telaşla karışık şaşkın hâline son verip derin bir nefesle vücudunu sakinleştirdi. Ya da içinde tıslayan yılanın sakinleştiğine inanmak istedi. Siyah bir kuğu gibi süzülen bedenini, ışıl ışıl bakan gözlerini, bahar çiçekleri gibi omzundan dökülen saçının buklelerini veren Tanrı’ya şükretti. Acaba annesinin de saçları böyle miydi?

Adliye koridorlarının soğuk sessizliğini bölen topuklu ayakkabılarının sesine, telefonunun çiğ çığlıkları da eşlik etmişti.

“Sabiha Hanım, barodan yeni bir yazı geldi. Eşi tarafından darp edilmiş, koruma kararı çıkarılmış genç bir kadın için ücretsiz savunma yapmamız hususunda…”
“Ben gelene kadar tüm ayrıntıları çalışmanızı istiyorum. Bir duruşmaya girmek üzereyim. Çıkışta ofise uğrayacağım.”

Korkusuz duruşu, tuttuğunu koparan hamleleri, alanına hâkimiyeti ve kurduğu kadrosuyla ses getiriyordu. Onun için çaresiz kalmış kadınları, faili meçhul cinayetleri, istismar edilmiş çocukları savunmak; bir davayı kazanmaktan öte, özgürlüğün ve adaletin yeniden anlam kazandığı fitilleri ateşlemekti.

Şimdi gireceği davanın ondaki yeri -kendisine itiraf etmekte zorlansa da- tüm bu amaçlardan bambaşka bir kökene sahipti. Bu dava için müvekkiliyle uzun bir telefon görüşmesi yapmış, tüm ayrıntıları dikkatle dinlemiş, dava dosyasındaki her detayı içselleştirmişti. Mahkeme salonuna adımını atarken elleri kelepçeli müvekkilini ilk kez bu kadar net görmüştü. Baronun atadığı bu davadan istese çekilebilir, bir canavarı savunmayı reddedebilirdi. Ama yapmadı. İçinde bir ses durmuyor, özellikle ve ısrarla devam etmek istiyordu. Suçlu psikolojisi üzerine okuduğu kitaplar, aldığı dersler, gördüğü vakalar, içine düşen her şeyi asırlık açlıklarla yutan boşluğa yetmiyordu. Yıllardır kaçtığı gerçek, onu bir dehliz gibi derinlerine çekiyordu. Gözleri, son nefesini vermiş ölü gibi donuk, müvekkilinin gözlerine kilitlenmişti. Hâkimin sorularına karşılık kurduğu ruhsuz cümleler, kulaklarına dikenli tel gibi saplanıyordu.

“Olay günü eşinizle aranızda tartışma oldu mu?”

“Daha önce eşinize şiddet uyguladınız mı?”

“Evlilik hayatınızda sorunlar var mıydı? Boşanma aşamasında mıydınız?”

“Cinayet silahını nereden buldunuz? Yanınızda mıydı, yoksa o an mı aldınız?”

“Amacınız onu korkutmak mıydı, yoksa öldürmek miydi?”

“Bu eylemi önceden planladınız mı?”

“Çocukların evde olduğunun farkında mıydınız?”

Son soru, donmuş bir pelteye vurulmuş şiş gibiydi. Üzerindeki koruyucu kalkan delinmiş, içindeki akışkan lavlar o ince delikten yakarak geçmişti. Beş yaşındaydı. Sadece beş… Annesinin, “Dışarı çık kızım!” diye bağırdığını hatırlıyordu sadece. Yıpranmış bez bebeğine sarılıp kapının önüne oturmuş, gözleri yine şimdiki gibi bir noktaya ilişmişti. Her şeyden habersizdi ve bir o kadar da her şey içine işlemişti. Çığlıklar, bağırışlar, sonra tuhaf hırıltılar, sıcak ve buharlı bir koku, kırmızı bir sessizlik… Ne kadar süre kapı eşiğinde oturmuştu? Siren sesleri, zorla açılan kapı, polisler, komşu teyzelerin çığlıkları…

“Çocuğu uzaklaştırsın birisi hemen!”

“Hiç akrabaları yok mu?”

“Küçüğüm, korkma! Biz yanındayız.”

“Annen iyileşsin, gelecek, merak etme.”

Merak etme dedikleri için değil, annesinin artık gelmeyeceğini bildiği için sormuyordu. Donmuş bir pelte gibiydi; akmıyordu. Karakol, polis amcalar, telsiz sesleri, kâğıtlar, telefonlar, takım elbiseli teyzeler, kocaman binalar…

“Burası yeni evin, hepimizin evi… Gel, yatağını gösterelim, eşyalarını yerleştirelim,” dediler.

Beyaz sabun kokuları yoktu bu evde ya da yeni kaynamış süt kokusu. Çarşafların hepsi aynı rahatsız edici dokuya sahipti, hiçbiri annesinin yumuşak elleri gibi değildi. Tüm renkler sustu, duvarlar gibi soluk sarı bir sis çöktü üstüne. Bir fidan -dalları hoyratça, vakitsizce budanmış- yoz bir çırpı olmuştu. İnsan ne zaman susardı? Ne zaman çığlıklar cılız fısıldamalara evrilirdi? Renkler ne zaman solardı? Ne zaman büyürdü insan? İlk ne zaman yalnız hatta kimsesiz kalırdı? Kimse ne demekti? Hapisteki bir baba, kimsemiz eder miydi?

Hâkimin yükselen sesiyle irkildi. Bir sonraki duruşmaya ertelenen dava kararı, kurtuluş sireni gibiydi. Adliye merdivenlerini koşarcasına inip aracına yerleşti. Keşmekeş trafiğin sıkışıklığında, beyninin durulacağı fırsatı kolladı. Kırmızı renkli lambanın üzerinde ilerleyen saniyelere takıldı gözü. Bir rakamın elektrik akımı bozulmuş, pır pır titriyordu. Titreyen ışıklar su oldu, ırmak oldu, aldı götürdü ruhunu. Okulun bahçesinde oturmuş hâli gözlerinin önündeydi. Bir ağacın dallarını sallıyordu. “Ne yapıyorsun kızım?” diye bağırıyordu öğretmen. “Annem…” diyebilmişti sadece. “Annem…” Babasının annesini ileri geri sallayan ellerini unutamıyordu. Bir küçük ayrıntı, geçmişin kocaman karanlığını hatırlatmaya yetiyordu.

Ofise girmiş, düştüğü girdabın şerrinden sıyrılıp sakinleşmeyi umut etmişti.

“Sabiha Hanım, fark ediyorum ki yorgunsunuz. Lakin bilmek isteyeceğinizi düşündüm. Uzun zamandır takibimizde olan tutuklu için hastalık teşhisi konulmuş. İleri derecede kanser olduğunu bildirdiler.”

Onu bulmak için çok uğraşmıştı. Oysa yıllarca kaçmıştı hayalinden bile. Kimsesizler yurdunu kendine yurt edinmiş bir kimsesiz… Bir katili mi kimsesi ilan edecekti? Ne diye peşine düşmüştü öyleyse? Varlığına lastik bir iple bağlıydı; her kaçışında, dönüyordu daha bir şiddetle. Beyni bir volkan gibi sorularla kaynıyordu. Ya ölüp giderse, kim verecekti cevapları?

Cezaevi kapısında gerekli evrakları göstermiş, görüşme odasına avukat vasfıyla geçmişti. Ayak sesleri, gardiyanın ruhsuz ifadesi, anahtarlar, kapı, kilit sesleri, sandalye gıcırtısı… Karşısında duran, deri giydirilmiş iskelete acıyarak baktı. Midesinin üzerindeki baskı ile ağzına dolan acı su, bulantı oluşturuyordu. Tüm vücudunu basan buz gibi his, her bir hücresinden terler fışkırmasına sebep olmuştu. Kulaklarına ilişen titrek ses, bedeniyle olan savaşı böldü.

“Beni neden çağırttınız, avukat hanım?”

“Sen söyleyeceksin bana. Neden?”

“Anlayamıyorum; yaşlılığıma, hastalığıma verin.”

“Yetimhane nasıl bir yer bilir misin? Buz gibi yatakları, korkutan yalnızlıkları, okşanmamış saçları bilir misin? Öksüz kime denir, bilir misin? Peki ya kimsesiz? Sen sadece annesiz bırakmadın beni, babasız da bıraktın. Kimsesiz bıraktın.”

“Kızım… Sen misin?”

“Ben kimsenin hiçbir şeyi değilim. Kapının önünde, yağmurda kalmış sahipsiz bir köpeğim. Önemi var mı senin için kimliğimin? Söyleyeceksin… Nasıl kıydın bir anneye, bir evlada, bir cana?”

Karşısındaki iskelet yığını sallanmaya başladı. Havayı kaplayan derin sessizlik, hıçkırık ve öksürük karışımıyla delinmişti. Masaya doğru yığılan başını taşıyamıyordu. Gördükleri karşısında Sabiha, bir pelte gibi hissediyordu kendini; donup kalan gözleri, susan dili, titreyen bedeniyle… “Yardım edin!” diye bağırabildi, iskeletin yere yığılışını izlerken. Koşuşturmalar, gardiyanlar, sedye, ambulans sesleri…

Havada asılı sorgular, sorular, soru işaretleri… Her şey uçup gitmişti. Hangi soru gerçeğine kavuşmuş ki? Belki de bilinmezlik, asıl olan gerçekti.

POPÜLER YAZILAR