Bazı yazarlar vardır, ne yazsa okursunuz; hem acaba gene neler yazmış diyerek merakla hem de aslında ne yazacağını önceden bilir gibi sezerek, severek ve coşkuyla… Okursunuz. Kainat kitabını da böyle okuyabilmek gerek; yazanın her yazdığının güzel olacağına derinden bir inançla. Ve kim bilir gene neler yazdı diye merak ve heyecanla.
Murchison şelalelerini gördüğünüzde işte içinizi böyle bir his kaplıyor. Neler yazmış yazar, bunca ihtişama bunca masrafa ne gerek vardı Allah’ım, diyorum. Şöyle iki nefes alır, yer içer, uyur kalkar giderdik. Bunca prodüksiyonun bir anlamı olmalı. Tam göz hizanızda devasa bir su kütlesinin büyük bir ihtişamla aktığını görüyorsunuz. Aşağı dökülen suların bir kısmı buharlaşarak tekrar gözünüzün önünde havaya karışıyor. Düşen ile uçan sular devasa bir enerji hissettiriyor. Dönüp geldikten sonra öğreniyorum; dünyanın en güçlü şelalesi olduğunu. En güçlü şelale ne demek ki? Nil nehrinin genişliği o kadar hızlı bir şekilde daralıyor ki gümbür gümbür gelen o koca nehir bu dar boğazdan geçerken şaşılacak bir azamete bürünüyor. Bir mühendis olarak akışkan mekaniği dersinden bunun nedenini anlıyorum ama yine de bu etkiyi böyle karşında görmek müthiş bir heyecan ve aynı zamanda huşu hissi veriyor. Bu enerji ve manzaranın muhteşemliği karşısında nutkunuz tutuluyor. Hatta bir ara bunca su aşağı doğru değil de üstümüze doğru gelse ne olurdu diye düşünüp dehşete kapılıyorum. Sonra döküldüğü noktaya doğru gittiğimde az önce köpüren, coşan, taşan, çağlayan o değilmiş gibi nasıl da nazlı nazlı süzüldüğünü görüp hayret ve hayranlıkla bakıyorum.
Murchison şelaleleri Murchison ulusal parkın içinde yer alıyor. Ulusal park aynı zamanda yaban hayatı izleyebileceğimiz bir safari alanı. Sabah daha gün doğarken makinalarımızı (fotoğraf) kuşanıp aracımıza biniyoruz. Rehberimiz yol boyu hangi hayvanları görebileceğimizi anlatıyor. İlk gördüğümüz, zariflikleriyle büyüleyen zürafalar. Şapşal şapşal yürümelerini, ağaçların tepesinden eğilip üst dallardan en taze yaprakları yemelerini izlemek çok keyifli.
İrili ufaklı birçok farklı tür görüyoruz yol boyu. Ama benim asıl merak ettiğim aslanlar. Uğrak noktaları olduğunu düşündüğü yerlere götürüyor şoförümüz. Ancak her birinden hayal kırıklığı ile bir sonrakine ilerliyoruz. Birden sevimli bir çalının önünde duruyoruz. Ve şoförümüz ısrarla bunun arkasında bir aslan olduğunu iddia ediyor. Az önce de benzer bir iddia ile başka bir çalının önünde bizi beklettiği için biraz üst perdeden “Are you kidding me?” diye çıkışıyoruz kendisine. Adam sinirleri alınmış gibi sakin sakin (Afrikalıların bu sakinlikleri bazen insanı çıldırtacak seviyeye geliyor bu arada) “Bak kuyruğunu sallıyor, bak başını oynatıyor,” dedikçe daha da sinir oluyoruz. Çünkü biz hiçbir şey göremiyoruz. Tam artık gidelim derken çalıların arkasında siluet halinde, ağır çekim, boynundan itibaren bir yarım daire çizen başının hareketini görünce hazine bulmuş gibi sevinçten çılgına dönüyoruz. İşte orada, dişi bir aslan. O kadar heybetli bir başı var ki, epey bir zaman onun o ağır, vakur, alaycı, kendinden emin hareketlerini çalıların arkasından izliyoruz. Aslına bakarsanız o bizi izliyor. Bir aslan sürüsü geçse önümüzden bu kadar etkileyici olmazdı. Gördüğümüz siluetin görmediğimiz kısımlarını da hayal gücümüz tamamlıyor. Yanımıza yanaşan diğer safari araçlarına “Evet orda, başta görmüyorsunuz ama o orda, bak başını çevirdi,” diyerek rehberimiz gibi biz de onları gıcık ediyoruz. Bu arada erkek aslanlarda olan ve onlara azamet veren yeleler dişi aslanda yok. Dişi aslan kenarından tutup çekerek büyütülmüş bir kedi gibi. Ama yelesiz de olsa sahip olduğu gücü her nasılsa size bir şekilde hissettiriyor. Tıpkı Murchison şelalelerinin devasa yükseklikten indikten sonraki sakinliği gibi. Örtülü ve sessiz güç, görünür ve yüksek sesli güçten daha fazla etkiliyor beni.
Dönüş yoluna geçtiğimizde sapsarı otların arasından başında bir taç gibi taşıdığı boynuzları ile kraliçe edasıyla yürüyen bir ceylan görüyoruz. Mevlana’nın bir sözü geliyor aklıma: Fare aslandan korkmaz. Aslandan korkmak ceylan huyluluların işidir, diyor Mevlana. Kimden korktuğumuz da mertebe göstergesi. Öyle ya fare olsa olsa kediden korkar, aslandan korkmak farenin haddine mi? Ki aslan da fare avlamaz, onun derdi ceylanla. Aslanın avı olmak da ceylanın ayrıcalığı…
“Sen kimden korkuyorsun ey yolcu! Kimin avı, kimin avcısısın?” diye bir soru yankılanıyor zihnimde.
Uganda’ya gelir gelmez ilk yaptığım şey saçlarımı Afrika örgüsü şeklinde ördürmek oldu. Çok meşakkatli bir iş. Afrikalı kadınların saçları bizler gibi uzamıyor. Yün yumağı gibi oluyor. Onlar da kendilerine göre bir yöntem bulmuşlar. Kısacık saçlarını alıp yanına sentetik saçlar ilave ederek upuzun saç örgüleri yapıyorlar. Hatta bizim bu pırasa gibi saçlarımıza hayranlıkla bakıp “Ne güzel saçlarınız var,” diye iç çekiyorlar. Bizim saçlarımız onlarınkine kıyasla ince telli, uzun ve gür. O yüzden iki kız tepemde tam dört saat uğraşıyorlar. Tabii benim için bir tarafıyla uzun bir sohbet fırsatı. Kızlar o kadar neşeli ki, benim için çok sıkıcı gelen bir işi onlar güle oynaya yapıyor. İlk sorum bu oluyor: “Sıkılmıyor musunuz saatlerce tek tek bu saçlarla uğraşırken?” İşlerini çok sevdiklerini söylüyorlar. Bu sadece sözde bir sevgi değil. Ne kadar severek yaptıklarını zaten siz de anlıyorsunuz. Sonrasında “Birbirinize ne kadar çok benziyorsunuz, sizi ayırt etmekte zorlanıyorum,” diyorum. “Siz de birbirinize çok benziyorsunuz, biz de sizi ayırt etmekte zorlanıyoruz,” diyor. Haklı kız, tüm Asyalıları Japon sanıyoruz mesela. Birden aklıma safaride gördüğümüz zebralar geliyor. Zebraların derilerindeki muhteşem desenler de sanki aynı gibiydi uzaktan bakınca. Ama onlar birbirlerini ayırt edebiliyorlardı. Uzaktan bakmak, tepeden bakmak, büyük resme bakmak…
“Büyük resme bakmak!” özellikle bu ifade her duyduğumda beni duraklatır. Neden bu ifadeden rahatsız olduğumu sonra sonra anladım. Bir rivayete göre bu tabiri ilk Hitler kullanmış. Gerisini siz düşünün… Evet, stratejik kararlar almak için birkaç adım uzaktan hatta biraz da yukarıdan bakmamız gerekir mecburen! Ama bilelim ki her büyük resme bakışımızda çeşitliliğin getireceği zenginliği, renkliliği, yenilikleri, aynı zamanda riskleri ve tehditleri göz ardı etmiş oluruz.
Ve büyük resme bakmak; zayıfların, acizlerin yani biz insanların yapmak zorunda olduğu bir şeydir. Onca değişken datayı işleyecek bir işlemcisi, yazılım ve donanımı olmadığı için mecburen, karar vermek zorunda olduğu için büyük resme bakar insan. Oysa Yaratıcı bu akıl almaz doğada her şeyi, kendi özgünlüğüyle var eder, hepsiyle tek tek ilgilenir, hepsini birbirinden ayırt eder ve tanır; beyazları, siyahları, Asyalıları, Afrikalıları, zebraları… Ne zaman gözüne bir şeyler aynıymış gibi görünse yaklaş, dikkatini çağır ve eşsizliği gör. Kurum kurum kurumlanıp “Büyük resme bakmalıyız arkadaşlar!” diyenlerin de öyle çok da matah bir şey söylemediklerini anla!
Saçlarım örülürken adeta düşüncelerim, duygularım, hayallerim, kaygılarım, endişelerim de birbirinin üstüne burularak örülüyor. Sanki geçmiş ile gelecek, sevinç ile hüzün, varlık ile yokluk saçımdaki her bir örgüde birleniyor. Bu saç örgüsünün bana çok iyi geldiğini hissediyorum. Dağılan tüm parçalarımın toparlanması gibi bir huzur veriyor.
Afrika örgülü saçlarımla yerel pazarlarda alışveriş yaparken kadınların uzaktan seslenip “Saçların ne kadar güzel,” olduğunu söylemeleri, kendileriyle bir beyaz arasında ortak nokta bulmuş olmanın verdiği sevinçleri, bundan gurur duymaları içimi tıpkı Afrika örgüsü gibi buruyor.
Birlendikçe buruluyor, buruldukça birleniyor sanki insan…



