Siz hiç Ankara ayazı yediniz mi? Hele ki sabah sekiz dersine yetişmek için yediye doğru evden çıkıp apartmanın kapısını dışarıya doğru açmanız gerektiğinde… Üstelik otobüs durağına en az yedi dakikalık bir yürüme mesafeniz varken; ki bu süre ılık bir bahar gününe aittir. Ankara sabahının dudak çatlatan, el kurutan, burun donduran ayazında koşmaya yakın hızlı adımlarla bu süreyi üç dakikaya kadar indirebilirsiniz.
Şanslıysanız otobüs, durağa attığınız son adımla senkronize şekilde gelir ve kendinizi sıcacık, mide bulandırıcı bir havasızlığa sığınırken bulursunuz. Şanslı değilseniz, sadece ayazı değil ayvayı da yemişsinizdir. Soğuktan akan gözyaşınız, burnunuzun hizasına bile ulaşamadan katı forma geçer. Bazen giden otobüsün ardından bakakalırken donakalırsınız; bazen de gelecek otobüsü hatim indirerek hızlandırmaya çalışırsınız titrerken. Ve tüm bu çileyi, bütün kuğuların beyaz olduğu tümevarımını dinlemek için girmeniz gereken bilim felsefesi dersine yetişmek uğruna çekersiniz. Oysa Kuğulu Park’a yolu düşenler bilir: bütün kuğular beyaz değildir.
Zamanının, hatta belki bizim de zamanımızın en etkili bilim felsefecilerinden biri olan Karl Popper, bu önermeyi ileri sürerken tek bir şeyi anlatmak istiyordu: O zamana kadar yalnızca beyaz kuğular görmüş olmanız, bu bilginin doğru olduğu anlamına gelmez. Bir gün Kuğulu Park’a yolunuz düşer, siyah bir kuğuyla karşılaşırsınız ve o ana kadar doğru sandığınız şeyin aslında sorgulanmamış bir kabullenme olduğunu fark edersiniz. Bir bilgi, aksini bilmediğimiz için doğru değildir; aksini gösterecek bir durumla karşılaşmadığınız sürece yalnızca geçerlidir. Özetle, mutlak doğru yoktur; yalnızca henüz yanlışlanmamış bilgiler vardır. Tabii Popper meseleyi daha bilimsel bir düzlemde ele alıyor; ben biraz abartmış olabilirim. Keza Popper’ın yolunun Ankara’ya hiç düşmediğine eminim, ama bunu ispatlayamam. Hoş düşseydi, kuğulardan önce “Bütün soğuklar Ankara ayazından iyidir,” gibi bir tüme varabilirdi.
İşte hayat tam da böyle bir şey değil mi? “Dün olduysa bugün de olur?” deriz, “Bugün olduysa yarın da…” Oysa bu, yalnızca zihnin kendini güvende hissetme ihtiyacıdır. Hayat, tam da bu ezberin içinden şaşırtır; yanıldığımız anlarla şekillenir. Bizi ileri taşıyansa beyaz kuğuların çokluğu değil, siyah kuğuların varlığıdır.
Mesela aşk gibi; “O bana âşık ve sonsuza kadar da âşık kalacak,” deriz, çünkü bugüne kadar hep öyle hissettirmiştir. Bir cümle, bir susuş, bir vazgeçiş gelir; bütün o geçmiş bir anda anlamını yitirir. Bir ilişkiyi bitiren; yüzlerce doğru günden çok, tek bir yanlış gün oluverir.
Mesela dostluk gibi; “O bana bunu yapmaz,” deriz, çünkü bugüne kadar yapmamıştır. Ama tek bir davranış, bütün ezberleri bozmaya yeter. Hayat, işte tam da bu anlarda siyah kuğusunu gösterir; doğru sandığımız şeylerin aslında yalnızca şimdiye kadar yanlışlanmamış olduğunu hatırlatır.
Mesela kendin gibi; “Ben asla bunu yapmam,” dersin; yıllardır çizdiğin sınırlar, inandığın değerler vardır. Sonra bir gün, hiç ummadığın bir anda tüm inandıklarından vazgeçerken bulursun kendini. O ana kadar kendine dair kesin sandığın şey çöker. Siyah kuğu, kendinle ilgili tüm doğrularının şimdiye kadar hiç sınanmamış olduğunu gösterir.
Doğruluğuna inandığımız tüm gerçekler, alışkanlıktan doğan tüm tekrarlar, aksini bilmediğimiz tüm genellemeler -yani bütün beyaz kuğularımız- kendi siyah kuğularıyla karşılaştıkları anda birden tepetaklak olup yıkılır. Ve biz, neye uğradığımızı anlamadan, o yıkıntıların altında nefessiz kalır; küçük bir hava deliği için kendimizi paralarız.
Trajikomik olansa; yaşadığımız tüm bu anlara, tam da sarsıldığında güvenebileceğimiz gerçeğidir. Çünkü hayatta en çok tekrar edenlere, değişmeyenlere, hep aynı sonucu verenlere bakarak yanılırız. Hep böyle gitti diye, hep böyle gideceğini sanmak aldanmaktır. Milyarlarca beyaz kuğu arasında tek bir siyah kuğu, yılların tekrarını bir anda geçersiz kılmaya yeter.
Siyah kuğu, geçmişe bakarak kurduğumuz kesinliklerin tek bir beklenmedik olayla nasıl yerle bir olduğunun kanıtıdır; ama bizi acıtmak için değil, uyandırmak için çıkar karşımıza. Bu yüzden belki de mesele; beyaz kuğulara kapılmak değil, siyah kuğuları aramaktır.



