“Ne durursun ırmağın başında be Ali’m? Yok işte… Balık vermiyor bugün, gel hadi eve, donacaksın karda kışta.”
Oğlanın derdi balık değil, elindeki olta bahane. Esme bunu bir iki aydır görüp anlıyor aslında. Bir süredir soruları da ağırlaştı hem. “Anam nasıldı, kimdi, babam nerede?” Belli ki bir şey duymuş; ayağını ırmağa bağlamaya yetecek kadar. Irmak bir işaret çaksın, konuşsun ister sanki. Karanlık sularından bir medet bekler; “Açıl bana,” der gibi. Gözünü diktiği bir tek o kalmıştır çünkü. Sorularına cevap verecek kimse yoktur. Ev susar, köy susar, Esme susar. Ali’nin yaşı kadar, on beş yıldır böyledir bu.
Karın yağmaya başladığı sabahın erken saati, güne yine sundurmayı yıkamakla başlıyor Esme. Dilinde acı bir türkü. Kınaya bulanmış ak saçlarındaki yemenisi düştü düşecek. Kili sürtüyor taşlara. Yetmiyor, çamaşır suyunu köpük köpük yayıyor. Beyaz örtüyor önce, gizliyor. Ama durulayınca yine gözüne batıyor. Her gün böyle yıkamaktan helak oluyor. Aynı yer, aynı inat. Evin içi de boş durmuyor zaten. O da yaz kış demeden beyazdan, kireçten, badanadan nasibini alıyor. Çatlak elleri, saklamak için sığındığı beyazların arasında kaybolup gidiyor.
Evin aşağı yamacında Ali suya bakıyor. Esme suyu yere döküyor. Biri geçmişten bir ses beklerken diğeri gelmekte olanı susturmaya çalışıyor.
“Essah… bu oğlan bir şeyler mi duydu acep?”
Oysa Esme köye inmez, Ali’yi de salmaz. Köyde sadece adı vardır: “Köyün kaçığı.” Ama en zor doğumları da o yaptırır. Darda kalan, gece yarısı kapısını çalan gönlü boş dönmez. Hastaları otlarıyla iyileştirir, şifalı elleriyle ağrıyı, sızıyı dindirir. Buna rağmen adını hayırla çağırmazlar. Çünkü bildiği şeyler fazla gelir köye. Yıldızlardan haber aldım demesine hem inanır hem gülüp geçerler. Aya güneşe bir başka anlam yükler. Dedikleri çıkınca da bakışlar sararır solar. Söylediği az, gördüğü çoktur. Ne deli der geçerler ne de onsuz yaparlar.
“Esme Ana, ver biraz da ben sürteyim fırçayı. Hem ne bu kadar? Yeter artık.”
“Ah oğul, geldin mi sen? Geç içeri, ben de şimdi geliyorum.”
İki katlı, eski taş konağın kapısından, uzun boyuna bakarak gözleriyle içeri alıyor oğlanı. Ali’nin kısa saçları kirpi gibi dikelmiş. Soğuktan donmuş ama içi yandığı her hâlinden belli. Sıska omuzları düşmüş iyice, duruşu ağır. Bakışlarında, itiraz etmeyi vakit kaybı sayan bir yorgunluk.
Esme biraz daha bekliyor, sonra gözünü son kez o yere dikiyor. Kanın siyah bir imza gibi kazındığı o hayali yerine. Ve gözleri o korkunç gecenin karanlığına dalıyor…
Yatağında, kapının art arda yumruklanmasıyla nefes nefese, “Kim ola ki?” Saat hayli geç. Hava ağır, nem yalıyor vücudu. Kapıyı açtığında Zehra soluk soluğa değil; bitmiş tükenmiş vaziyette. İnce, narin bedeninin kollarında bir bebek. “Doğurdum,” diyor, başka da bir şey demiyor. Soracak çok şey var ama şimdi değil. Üçü birlikte içeri geçiyor.
Bebek nasıl güzel… Kanlı canlı ya bir de maşallah, nefesi de hızlı hızlı. Divana çöken Zehra sırtını yastığa dayamış, mırıldanıyor:
“Kimse bilmesin.”
Esme cevap vermeden bebeği sarıyor, yüzüne uzun uzun bakıyor.
“Bırakamam ama alamam da.”
O gece, ikisini de kurumaya yüz tutan kanlarından bir güzel arındırıyor. Ama o günden sonra kanın ağır kokusu da rengi de eksik olmuyor evden. Zehra’nın uzun siyah saçlarını geriye tarayıp, Ali’nin dizindeki yarayı sarıyor. Bebek dahil kimsede çıt yok, sözün işi kalmamış. Bebek kundaklanmış, eli yüzü açılmış artık, anasının yanında. Işığı da kısınca ev susuyor, ırmak dışarda akmaya devam ediyor.
Gün doğarken bir ses… İnce kesik bir ses. Bebek sesi. Yavrucak yatakta, ağzı aramaklı. Ana yok, emzik yok, meme yok. Uykuyla ağlamak arası bir yerde kıpırdanır durur sâbi, dili dışarda. Sadece açlığın değil, yokluğunda ilk dili bu. Yine de ağzının bir köşesinde, ihtimal diye bir dönüş saklı duruyor.
“Nerede bu Zehra?”
Esme, bebek kucağında bir hışımla kapıda, gözleri her yerde. Eşikteki kan izleri parlıyor gözüne. Sundurmaya çıkıyor. Yok. Irmağa bakıyor. Yok. Su kabarmış, boğuk sarı. Susuyor ama her şeyi anlamış olmanın ağırlığı yüzüne vuruyor.
O sabah ırmak sadece bir kadını yutmakla kalmıyor, koca bir sırrı da akışına katıp bağrında saklıyor. Esme evde kucağında bebekle dilsiz, bebek kimsesiz.
Zehra koyunu bol, işi ağır, “Köstenceler Çiftliği”nde yaşayan, ağıla bakan Hamza’nın kızı. Anası çoktan ölmüş. Ev kalabalık ama boşluğu büyük. Erkek sesi çok, kadın sözü az. Gün doğmadan kalkar her sabah. Mutfağa girer. Ocağı yakar, hamuru yoğuruyor, kazanı karıştırır. Elinin işi bitmez.
Bir gün Zehra aniden sessizleşir. Midesi yanar durur, bulanır; içi bir türlü rahat etmez. Her yer pis kokar sanki; ekmek de su da. Adını dillendirmek istemez, yoksa yaşayamayacak. Önce gözlerden saklar kendini, sonra bedeninden. Önlüğünü bol bağlar, eğilirken dikkat eder. Gülmüyordur da artık. “Dikililer”in oğlu Memiş’e de mektup yollamaz olur. Eli kâğıda gitmez. Zehra susar, sustukça da bedeni konuşur.
“Kahvaltın oğul, dokunmamışsın gene.”
Sofrada bir çaydanlık. Buharı, nefesini zorla salmaya çalışan bir göğüs gibi. Ekmek bayatlamış, üstünde ince bir örtü. Duvara dayalı eski dolabın kapağı aralık; içinden killi sabunla, kurumuş tahtanın kokusu geliyor. Ali sofraya bakmıyor.
“Canım istemez.”
Tahta merdivenleri çıkarken kulaklarında gıcırtının sesi. Odasında yatak toplanmamış, yastığı yorganı her biri bir yerde. Pencereyi açınca odanın içi buza ayaza kesiyor. Irmak yeşil ağaçların arasında boynu bükülü gövdesiyle tam karşısında. Bakışlarına köyün uzak evleri, en çok da çiftliği asılı kalıyor; dört bir bacasında dumanı, içerde kaynayan kazanları, kapı aralıklarında bekleyen insanlarıyla.
O günden sonra Ali ses vermez, söz dinlemez. Gitme denilen köye gizli gizli kaçar. Kahvede oturduğunda suskunluk kulağına daha çok şey söyler. Bakışlar ağırdır, diller kilitli. Esme bir gün yakasından tutar da Ali’nin. “Gel,” der “gitme.” Bir ayağı köyde, bir ayağı ırmakta kalan Ali’ye söz, hatır işlemez. Ali suskun. Esme biçare.
Günler böyle geçer durur. Haftalar, aylar… Derken yazın kırpışan kirpikleri, yerini sarı sıcağa bırakır. Irmak ağır ağır genişlemiş, sesi incelmiştir. Hava insanın üstüne çöker; nefes gölgede bile serinlemez. Irmağa gelenler, suyunda serinleyenler çoğalmıştır. Köstenciler, yakın civarın köylüleri, günübirlik gelenler.
Gömlekler dallara asılmış, ayakkabılar taşların arasına sıkıştırılmış. Suya ilk giren ürpermiş, ardından kahkahalar yükselmiştir. Çıplak sırtlar güneşte kavrulmuş, omuzlar parlamıştır. Ali uzakta kalmıştır hep. Gözü yüzlerde değil, suyun üstünden geçen sırtlardadır. Çocukların suya atlayışlarında, adamların seslenişlerinde, taşların yer değiştirişlerinde
Ve… Bir akşam üstü. İki el tüfek sesiyle köy bir süre nefesini tutar. Ses dağılırken herkes olduğu yerde kalır, kapılar yarım kapanır, pencereler açılmaz, ağızlar mühürlü. Akşam güneşi tam o sırada ufka yaslanır, renk çekilir.
Ali ırmağın kenarında. Tüfeğiyle yerde yatanın sırtındaki ize dokunur. Bastırmaz, yoklar sadece. Sağ kürek kemiğinin altında, kendi bedeninde kaç kez ellediği yer. Kırmızıya çalan, bir el ayası büyüklüğünde, üstü tüylerle örtülü. Aynısı…
Elini sırtına götürmez bu kez. Gerek yoktur. Gördüğü, her şeyi söylemiştir zaten. İnsanlar yaklaşır. Biri durur, biri geri çekilir. Gözler aynı yere takılır. Kimse “Bu ne?” demez. Kimse “Nasıl?” diye sormaz. Çünkü cevap bakılan yerdedir.
Esme kalabalığın kıyısında, önce Ali’ye bakar, sırtının açık olduğunu görür, sonra yerdekine. Bakışı bir anlıktır ama yeter. Elini ağzına götürmez, ağlamaz. Sadece durur. Herkes görür, anlar ama susar. Bir tek ağıla bakan Hamza ağlar.
Esme o günden sonra evi de sundurmayı da yıkamaktan vazgeçer; beyazdan, kireçten, badanadan… Çünkü bilir artık: Beyaz yetmez.



