Eskiden bayram sabahlarında erkenden uyanılırdı. Evde bir telaş olurdu; mutfaktan gelen sesler, ütülenen kıyafetlerin kokusu, kapıdan içeri girip çıkan telaşlı adımlar… İnsan, o kalabalığın içinde kendini fark etmezdi bile. Bayram, biraz da başkalarının varlığıyla anlam kazanırdı.
Şimdi ise saat kaç olursa olsun aynı sessizlik. Ne acele eden bir ayak sesi var ne de “Çabuk ol,” diye seslenen biri. İnsan büyüdükçe bayramların değil, eksilenlerin farkına varıyor. Aynı sofraya oturamayanlar, artık aranamayan numaralar, kapısı çalınmayan evler… Bir zamanlar sıradan olan her şey; şimdi hatırladıkça içi sızlatan bir ayrıntıya dönüşüyor.
Kadınlar için bayram belki de en çok görünmeyen bir emek. Günler öncesinden başlayan hazırlıklar, kimsenin fark etmediği yorgunluklar, herkes mutlu olsun diye sessizce üstlenilen roller… Ve çoğu zaman, o bayramın içinde kendine ait tek bir an bile kalmaması.
Bir bayramı hatırlıyorum. Herkes aynı masadaydı, kahkahalar vardı. O anın geçeceğini hiç düşünmemiştim. İnsan bazı anların son kez yaşandığını bilmiyor. Belki de hasret dediğimiz şey, o bilmeden geçip giden anların ardından başlıyor.
Yine de insan, o masanın tamamen dağılmadığını fark ediyor zamanla. Aynı sandalyeler dolmuyor belki ama bir yerlerde yeniden bir masa kuruluyor. Daha küçük, daha sessiz, daha eksik… ama yine de kuruluyor. Bir kahvenin hatırında, kısa bir telefon konuşmasında, hiç beklenmeyen bir kapı çalınışında. Bayram belki artık eskisi kadar kalabalık değil ama insanın içindeki o yer, hâlâ birilerini ağırlamaya devam ediyor. Ve galiba umut dediğimiz şey de tam olarak burada başlıyor: Her şeye rağmen, yeniden yer açabilmek.



