“Hadi kalkın artık! Ananızı bekletmeyelim daha ilk bayramdan.” Tık. Tık. “Yahu kalkın dedim size… O-hoo…”
Kapıyı tıklatan babasının sesiyle açtı gözlerini Safiye. Bayram sonu babasının evleneceği düştü aklına ilk. Sağına döndü, soluna döndü. Yüzünü yastığa gömdü. Sonra birden başını kaldırdı. Geçen bayramdan kalma kırmızı elbisesine, baş ucunda duran ayakkabısına takıldı gözü. Öyle bir baktı ki içlerinden eski bayramlar çıkacak sandı. Bakışları ağır ağır, ana elinden çıkma kanaviçe örtülü yüklüğe kaydı. Yüreği tuhaf oldu. Dudakları aralandı.
“Bekle anam, geliyoruz.”
Yatak yorgan birbirine karışmıştı. Kilim divanın altına sıkışmış, kıyafetler sandalyeye yığılmıştı. Doktorların altı ay önce “son evre” dediği günden, annesinin toprağa verildiği güne kadar nasılsa, öyle kalmıştı oda. Yarım bir cümle, kenarları kıvrılmış eski fotoğraflar gibi.
“Şimdi hazırız beybaba, geldik. Kız, sen de mi uyanamadın? Hadi ben sabah akşam kahvede çay taşırım, yorgunluktan uyanamam. Sana ne oluyor böyle?”
Abisiydi kapıdaki. Her zamanki abisiydi işte. Eli ensesinde, saçlarını geriye atmış, dudaklarında hafif bir ıslıkla yanından öylece geçip gitmişti. Sanki hiçbir şey değişmemişti. Sanki onun anası ölmemişti. Sanki o yokluk bu eve hiç uğramamıştı. Belki gecelere saklıyordu içindekileri? Belki de Fatma çekiyordu içindeki gamı, kederi? “Hele bir gelsin askerlik” deyişi de onun için değil miydi hep? Gün sayıyordu gün.
Tam o sırada oğlunun sesini duyan baba araya girdi. “Ooo Cemal, yanımda iki çay taşımakla, kendini adam mı belledin de çalım satarsın bacına?”
“He ya,” dedi Cemal içinden, “Anamdan sonra kahveye adım mı attın? Her yük tepemde. Çaya koş Cemal, ortalığı süpür Cemal, dükkânı aç Cemal… Cemal de Cemal. Bir de böyle konuşmaz mı? Dellenecem valla.”
Dışarda baharın cimri güneşi, börtü böcek sesleri, uyanan köy ahalisinin cıvıltısı vardı ama odaya hiçbiri uğramıyordu. Perdeler kapalıydı. Perdenin arkasından sızan ışık, havadaki tozu ağır ağır döndürüyordu. İki divan arasına kurulu sofrada baba, siniyi dizlerine çekmiş çayını karıştırıyordu. Yüzünde yorgun, suskun bir ifade…
“Haydi çocuklar, çabuk.”
Tıraş olmuştu yeni. Üzerinde, ayda yılda bir giydiği beyaz gömleği, kahverengi ceketi, başında yeni kasketi vardı. Yanına gelen kızına baktı. “Gel kızım gel, çök yanıma.” Abi, sofradaki peynirle zeytine bakıp yüzünü ekşitti. “Yumurta da mı yok bu evde? Bayram sofrası böyle mi olur baba?” Söylene söylene mutfağa yönelince Safiye yerinden fırladı.
“Ben yaparım,” dedi abisine. “Sen geç.”
“Yok,” dedi Cemal aldırmadan,” eliyle iteledi. “Bacak kadar boyunla yine yakarsın bir yerleri. Ben yaparım, sen karışma.”
O an… Küçüldü Safiye, ezildi. Gözlerinde iki damla asılı kaldı, ama dökülmedi. “Beceriksizsin Safiye, beceriksiz. Bir makarna bile yapamadın o gün. Tencereyi düşürüp her yeri mahvettin.” Serçe parmağını yaktığı geldi aklına. Zeliha’nın yetişip parmaklarını suya tutması, onu kucaklaması ve o tatlı sözleri;
“Ah güzelim benim. Sen bu minicik ellerle ne uğraşırsın? Söyle, canın ne çekerse; ben yaparım sana.”
Bu söz hem zoruna gitmişti -beceremedi diye içi ince ince sızlamıştı- hem de tuhaf bir şekilde hoşuna gitmişti. Sevinmişti bile. İki duygu kalbinin içinde birbirine dolanıp kalmıştı. Gerçi yaşı da öyle küçük sayılmazdı. Köyde onun yaşındaki kızlar neler neler yapar, ne yükler taşırdı omuzlarında. Ama anası bir gün olsun kıymış mıydı ki nazlı kızına? “Gezsin Safiye,” derdi, “tozsun, varsın çocukluğunu yaşasın.”
“Ah anam ah!”
Çocukluğunu geride bırakır gibi içeri girip sofraya oturdu. Kahvaltıdan sonra yola koyulduklarında Safiye’nin içi bir anlığına çiçeklenir gibi oldu. Nasıl olmasın ki? Erken kalkan çocuklar rengarenk esvapları içinde sokaktaydı, ayakkabıları gıcır gıcır. Ellerindeki şeker torbaları toprağı sıyırıyordu. Koyun, keçi kokusu; tavuk, horoz sesine karışmış; köyü, kendine has nağmeli bir ezgiyle sarıp sarmalamıştı. Sevinç, özlem, gurur ve tevekkül… hepsi aynı güne sığmış, her bir yüzde can bulmuştu.
Mezarlık yoluna girince arkadan bir ses, “Safiye! Şşş Safiye.”
Hepsi dönüp baktı. Zeliha’ydı. Uzun boyuna yakışan, dalga dalga üzerine dökülen, mavi beyaz bir elbise vardı üzerinde. Başındaki siyah örtüsünü indirip annesinin kolundan çıktı. Ağır adımlarla yanlarına geldi. İlk yaptığı şey Safiye’yi öpüp kucaklamak oldu. Baba ve abi biraz uzakta durup sessizce baktılar, ne yapacaklarını bilemeden. Sonra yola koyuldular.
“Nasıl olmuş saçlarım Zeliş?”
“Sen mi yaptın? Ne güzel taramışın. Keşke beni çağırsaydın, örerdim ya… arkadan iki belik yapardık.”
Bir gün sokakta oynarken arkadaşı ansızın yanaşıp, “Safiye biliyor musun… baban Zeliha’yla evlenecekmiş, annemden duydum,” dediğinde, Safiye’nin içine bir ateş düşmüştü. Oysa Zeliha yabancı değildi. Annesi hasta yatağında yatarken de gelir, hâl hatır sorar, mutfağa girer çorba kaynatır, evi toparlar, sessizce işini görür, giderdi. Annesi severdi onu. Kocasını kaybettikten sonra dul kalışını “nasip, kısmet” diye karşılar, ardından her zamanki gibi eklerdi; “Her işte bir hayır var.”
Bazen söz arasında, çocuklarını emanet eder gibi küçük sırlar bırakırdı. “Cemal makarnayı salçalı sevmez. Safiye pırasadan hoşlanmaz.”
İki kadın arasında sessiz bir anlaşma vardı, sözsüz bir güven. Safiye de bazı şeyleri sezmişti. Belki çoktan anlamıştı. Ama arkadaşının gelişi güzel söylediği o söz, yine de sarsmıştı onu. Çünkü bilmek başka, başkasının ağzından duymak bambaşkaydı.
“Hadi sen koş yetiş babanlara, geride kaldın epeyce.”
“Tamam Zeliş, sonra görüşürüz.” Safiye hızlandı. Babasıyla abisine yaklaştığında gördüğü şey karşısında kalakaldı. Gözleri bir abisine kaydı, bir babasına. İkisi de başlarını eğmiş, mezarın başında sessizce duruyordu.
“Baba… kim bu?”
Cevap yok. Babası dönüp bakmadı bile, abisi de. Safiye bir adım daha attı. Sesini yükseltti; “Baba!”
Hiçbiri kımıldamadı. “Yine mi?” dedi içinden. “Yine mi duymuyorlar?” Gözleri dolmadı bu kez, sadece içi daraldı. Son zamanlarda ne çok susmuştu böyle. Ne çok içine atmıştı… Kırgınlığı büyüdü ama yine de kızamadı. Her defasında yaptığı gibi bir sebep buldu. Akladı, temize çıkardı ikisini de. Derdi en çok abisiyleydi. Ağlasa azarlanırdı. “Sen ne zaman büyüyeceksin? Gülse suçlanırdı. “Ne çabuk unuttun ananı?” Ağzını açıp kendini savunamazdı. Çünkü suç hep ondadır, eksik olan hep kendisidir.
Babası… “Aman kızım, canım kızım” derdi, sesi yumuşak, içi boş. Baba olmak, birkaç şefkatli kelimeye sığar mıydı? Yine de, “Yorgun, derdi, “üzgün,” derdi, “içine atıyor,” derdi de o yüzden susardı. Kime darılsa kime kırılacak olsa tam o eşiğe gelir, geri dönerdi. Kırılmayı da susmayı da en çok kendine yakıştırırdı Safiye.
“Size söyledim, duymadınız mı beni? Kim bu kız?”
Başını çeviren abi, “Kim, kim Safiye, ne diyorsun sen?
“Görmüyor musun işte, bu kız.”
Safiye eğilerek baş örtünün altındaki sarı saçlı kıza baktı. İnanamadı gözlerine. Ne çok benziyordu kendine. Kız başıyla işaret etti, “Gel otur yanıma.” Safiye’nin elleri iradesinden koptu, toprağa daldı. Avuçladı, savurdu, savurdu… kızın yaptığı gibi. Babasına, abisine baktı, tepki yok. Sadece o mu görüyordu yani? Olamazdı bu olamaz. Savrulan tozlar yüzüne gözlerine doldu. Nefesi daraldı, göğsü sıkıştı, öksürüğü boğazına sert sert vurdu.
“Sen” dedi Safiye, sesi titreyerek.
“Ne o, beni gördüğüne bu kadar mı şaşırdın?” dedi kız.
“Şaşırdım, evet.”
“İlk başta hep öyle olur zaten. Alışırsın merak etme.”
“Ben buna alışamam.”
Öyle bir alışırsın ki hem de hiç fark etmeden.”
“İstemiyorum.”
“İstemekle olmuyor.”
“İyi de neden?
“İnsan kendini inkâr edemez de ondan.”
Safiye sarsılan dengesiyle yerin ikiye bölünüp yeniden birleştiğini hissetti. Mezarlığın başında gördüğü o sarı saçlı kız, dışarıdan gelen biri değil; yıllardır içine gömdüğü başka bir Safiye’ydi. Susmayı bilen değil, içinde biriken kırgınlıkları büyüten; bakışları daha sert, kalbi daha hoyrat. Eski Safiye silinirken o sert ve karanlık taraf öfke gibi ansızın fışkırmıştı.
Gitme vakti gelip çattığında abisi elinde telefon, sabırsızca Safiye’nin yanına çöktü.
“Ne o kız, yüzün allak bullak… Çarptılar seni galiba. Pilin de bitmiş senin. Hadi kalk, eve gidelim de şarjını tak, kendine gel biraz.”
Eskiden olsa Cemal’in bu tavrına içten içe kızsa bile yine susar, bir bahane bulur, “Abim işte,” deyip geçerdi. Ama şimdi abisinin sesi bile göğsüne battı. Öfkesi büyüdü… büyüdü, boğazına kadar çıktı.
“Ooooof! Bıktım artık senden, bıktım! Yeter be!” Avuçlarına doldurduğu toprağı abisinin yüzüne fırlattı. Abisinin yüzü toz toprak içinde kalırken Safiye bir an bile durmadı. Titreyen sesiyle ayağa kalktı, gözlerini ondan ayırmadan konuştu. “Her şeyi şakaya vurmandan, beni susturmaya çalışmandan, anlamamış gibi yapmandan… Bıktım, anlıyor musun, bıktım.”
Söz ağzından çıkar çıkmaz mezarlığın havası dar geldi ona. Babasının ürkek bakışı, Cemal’in yüzündeki toz, hepsi üstüne yürüyormuş gibi oldu bir an. Koştu. Koştu. Koştu. Kapalı kalmış o dar menfez çatladı. İçinde biriken ne varsa dışarı boşalır gibi aktı; nefesi kesile kesile, içi yana yana.
Geride toz kaldı. Sessizlik kaldı. Şaşkın bakışlar kaldı.



