Dışarıda yağmur, yüzümde gözyaşları var. Yatıyorum, kalkıyorum, yiyorum, içiyorum; hep aynı. Arada bir küçük anlar oluyor. Yüzümde tuhaf bir mimik oluyor. Hani gözler hafifçe kısılır, dudaklar kıvrılır ya. Ne deniyordu, gülümseme mi? İşte ondan. Hemen kendime çekidüzen veriyorum. Bu çok tehlikeli. Yasak.
Başıma bir felaket geldi. Birkaç zaman önce. Durumu kabullenmedim tabii ki. Önce isyan, sonra pazarlık ettim. Sesimi duyan biri oldu sonunda. Karanlıklar içinde çıktı. Yüzünü göremedim, sesi tanıdıktı. Bana bir anlaşma önerdi. Hemen kabul ettim. Kurallar çok basitti. Birincisi, bir daha şarkı söylemeyecek ve dans etmeyecektim. “Çok mecbur değilsen hep yatacaksın, hareket etmeyeceksin,” dedi. İkincisi, “Perdeleri sıkı sıkı kapatıp güneşi içeri sokmayacaksın,” dedi. Üçüncüsü de “Asla gülmeyecek, gülümsemeyecek ve hatta hoş bir hayale kapılmayacaksın,” dedi. Bu biraz zorluyor. Ne kadar mutsuz olsam da ne kadar yer altına gömülmüş gibi yaşasam da kafam biraz tuhaf benim. Olduk olmadık anılar düşüyor. Hemen yakalamazsam sanki mutlu gibi oluyorum. Hemen hadlerini bildiriyorum.
İyi hissedersem anlaşma bozulur. Sabah ilk kahvemin kokusunu içime çekip hoş olursam anlaşma bozulur. Sokakta bana bakan küçük bir çocuğa gözlerimi devirip dil çıkarıp güldürürsem anlaşma bozulur. Giysilerimi ütülersem, vitaminli bir şeyler yersem, bir sokak köpeğinin başını seversem anlaşma bozulur. Zaten bunları yapmak istemiyordum ama yine de zorlandım başta. Battaniyeyi kafama kadar çekip karanlık ve sessiz odamda oturdum. Hiçbir şey yapmamak, sürekli kendine acımak ve ağlamak kolay sanmayın ama. Ciddi mesai istiyor. Kendini sürekli hizalaman gerekiyor. Benim bir pişmanlıklar listem var, çok uzun. Sabah gözümü açmadan tek tek sayıyor ve hatırlatıyorum kendime. Bir de başıma gelen kötü şeyler filmim var. Gözlerimi kapatıp seyrediyorum onu. Bazı sahneler ağır çekimde, tekrar ve tekrar oynatarak. Belki de olmamış küçümseyici ifadeler, kırıcı replikler ve alaycı bakışlar ekliyorum. Her gösterimde uzayan ve çürüyen bir film. Çok işime yarıyor.
Tuhaf bir huzuru var bu durumun. İşime yarıyor. Hiç kimse üzemiyor artık beni. Hiçbir şey heyecanlandıramıyor beni. Kendi hâlimde nefes alıp veriyorum, günleri ve geceleri takip etmeden. Alıştım buna. Rahatladım. Elimi ayağımı çektim dünyadan. Ödülümü bekliyorum. Gelmiyor ama sorun değil. Eninde sonunda getirecek bana vaat edileni. Demek ki yeteri kadar yerine getiremiyorum şartlarını. Filmi tekrar seyrediyorum, listeyi tekrar sayıyorum. Biraz daha ağlıyorum. Bekliyorum yeniden görsün beni. Getirsin vaat ettiğini.
Bugün yine geldiler. Yok, o değil. Annemler. Bana dil döküp dışarı çıkarmaya çalıştılar. Kabul etmedim tabii ki. Yatağımın içine saklandım. Arkalarında beyaz önlüklü bir adam vardı. Kollarımdan tuttular, bir şey batırdılar. Acımadı ki. Yine de ağladım.
Sonra kucakladılar beni. Beni dışarı çıkardılar. Direnmeye çalıştım ama elim, kolum ve bacaklarım uyuşmuştu. Bir aracın arka koltuğuna attılar beni. Penceresine yağmur damlaları çarpıyordu, ben de onlarla akıyordum. Sokaklar boş ve griydi. Kaldırımlara su taşırarak gittik. Başımı cama dayadım, listemi saymaya başladım.
Ağaçları, çiçekleri ve bankları olan yemyeşil güzel bir bahçeye soktular beni. Burada kalamam dedim. Dinlemediler ki, çektiler kollarımdan. Beyaz önlüklü bir kadın tekerlekli sandalye getirdi koşarak. Ona oturtup itmeye başladılar. Kendimi sandalyeden yere atmak için uğraştım. Ufak tefeğim ben. Güçlü kuvvetli değilim ki başaramadım. Lütfen anlaşma iptal olmasın bu yüzden.
Bir çardakta mola verdik şimdi. Annemle babam doktorla konuşuyor. Annem ağlıyor, babam bir şeyler anlatıyor. Doktor yan gözle beni süzerek ve doğru yerlerde başını sallayarak dinliyor. Şimdiden sıkıldı benden, anladım ben. Bakmayacağım onlara. Etki edemezler bana.
Yerlere bakıyorum. Çıkıp gelir yine diye. Beni alıp götürse deliğine. Kocaman bir baklava tepsisi gibi burası. Her baklavanın arasında bir parmaktan küçük boşluklar. Yağan yağmurlar taşırmış toprağı azıcık. Birkaç salyangoz çıkmış dışarı. Onların sevdiği havalar.
Sonra onu görüyorum. İki karo taşın arasında, bir karıncanın ancak sığacağı bir boşlukta ayakta durmaya çalışıyor. Maviden mora akan bir rengi var. Dört yaprağı. Sapı incecik. Ne kadar kırılgan ve ne kadar narin. Yine de ayakta. Ona bakıyorum. O bana bakmıyor, güneşe bakıyor. Çok güzel görünüyor.
Koparacağım onu. Haddini bildireceğim. Parça pinçik edip ayaklarımla ezeceğim. Çıktığı çamura geri gömeceğim. O zaman geri gelecek bana, söz verdiği gibi.



