Çarşamba, Haziran 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Aklımda Hep Gitmek…

Tanrıya en çok nerede yakınız? Korulukta, kendi evinde, ormanda, denizde, gökyüzünde ya da köprüde mi?

Güneş ışığını gözlerimde, sıcağını iliklerimde hissediyordum. Askıda gibiydim. Köprüye götürdü düşünmek için ayaklarım beni. Belki de köprüler karşı kıyıya geçmek için değil, düşünmek içindi. Rüzgâr her yüzümü yaladığında kaygılarım bir sayfadan diğer sayfaya geçiyordu. Ben hiç değişmedim. Bu köprü beni böyle tanıyor. Köprünün tam ortasına geldiğimde iki yakanın da sesi kesildi. Sadece aşağıdan geçen kayığın küreklerinin suya girip çıkma sesi vardı kulaklarımda. Foşşş foşşş… Bu kez kararım kesin. Gideceğim. Ona rağmen, belki de sırf onun yüzünden.

Gölgem önümde ayaklarım gölgeme sıkıca yapışmış, bırakmıyor gibi karanlığım önümde, yürüyoruz. Başım dönüyor. İçimi kaplayan asfalt sertliğinde boğazımda bir yumru. Köprüden benden önce geçenlerin korkularını hissediyorum. Gölgeleri gölgeme anlatıyor, o da sanki bana. Gölgem yüzleşmek için seçtiğim arayüz. Paltom rüzgârla kabarıyor, saçlarım da ona uyuyor. Köprüden aşağı bakıyorum arada.

Korktuğum şey, düşmekten çok atlayabilecek olmam mı bilmiyorum.

Su akar, deli bakar der denizciler, bakıyorum öylece akıntıya. Kürekler bir dalıyor bir çıkıyor, ne denize aldırıyor ne bana ne de kimseye.

Kim bilir kaç kez tam da burada, tam ortasında köprünün durup aşağıya değil kendi içimdeki uçuruma bakıp atlamadan boğuldum. Gitme, diyordu kalbim. Aklımdaysa hep gitmek. Kavga diye buna derim ben. Kalbimle attığım her adım aklımla beni daha da uzağa itiyordu.

 Telefon çaldı. Paltonun cebinden çıkardım. Parmağımla tam kaydıracaktım ki ekranı, vazgeçtim. Açmadım. Açmayacaktım. Aşk parmağımın ucundaydı ama içimdeki huzur ben sesi duymazsam vardı. Adım atarsam düşecek gibi. Boşlukta bekliyordum ve gözümdeki akmayan yaşla yürüyordum. Varoluşçu bir aktris gibiydim, iki adımda bir zıpladım iki kez köprüde. Köprü bu hâlimi tanımadı. Bir de kendi etrafımda bir tur döndüm. “İyi ki açmadım,” dedim yüksek sesle. Kendi kararımı kendim vermeliyim. Kaderimi sevemem zorla verdiğim kararlarla. Saçlarımı iki elimle savurdum güneşe değdiler. Kaygım, sisli aklıma bugünün hediyesi.

Sessiz adımlarla araba trafiğine kapalı yoldan eve döndüm.

Ayağında kocaman pençe gibi dört çıkıntının tuttuğu gotik masa, annemin en sevdiği tabak takımları, özenle yerleşmiş peçeteler, kadehlerle hizalı her şey tastamam bu gece ve her gece. Koca beşli mum da masanın ortasında denize demir atan geminin asaletiyle duruyordu. “Sizsiz olur, mumsuz olmaz,” demişti annem bir gün şakayla karışık, “Koca mumluk çok yer kaplıyor masada,” diyen babama. Masanın etrafında toplanan herkes içimizden birinin yarattığı gerginliğin ağırlığında sus pus oturuyordu çoğu gece.

Masada olmayan birini konuşursak babamın suratı donardı. Konu değişmeden de suratı gülmezdi. Annemse bayılırdı başkalarından konuşmaya. Maksadı aslında çok başka. Aralara serptiği “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla,” cümleleriyle hepimizi tek tek eğitiyordu yemek masasında. Abartıyor, uyduruyor, anlatıyor ama sonunda onun işine gelecek hep bir ders veriyordu.

“Beni takip eden gölge gibisiniz. Eksik ruhumu hep görmezden geliyorsunuz. Her kaçmak istediğimde size yakalanıyorum. Ama bu kez başka. Gidiyorum artık. Beni kalmaya mahkûm eden hiçbir cümlenizle evde tutmaya çalışmayın,” demeyi ne de çok istiyordum o an. Tam da masaya kaşığı düşürmüş ve koca sesiyle kaşık hepsinin gözlerini bana döndürmüşken. Tam sırasıydı. Zincirlerimi parlatıyorlardı bakışlarıyla her yemekte olduğu gibi bu gece de.

Sandalyemi kararlı ve hızlı bir hareketle arkaya itip kucağımdaki peçetenin kirlenmesinden çok annemden korkmam gerektiğini hissederek, annemin kısık ve delici gözlerinin içine baka baka bembeyaz peçeteyi kirli tabağıma fırlattım, “Adımı koyarken düşünecektiniz,” dedim ve masadan kalktım. “Ne oldu ki şimdi?” dedi babam arkamdan.

Bir hışımla paltomu giyip sokağa çıktım. Askıda gibiydim. Duran ama durmaktan artık sıkılan. Köpüğü ayrı, tortusu ayrı bunaltan hayatın saatini en baştan kurmalıydı insan zamanı geldiğinde. Köpük de bir çeşit tortudur, göremezsin gerçek seni, saf olanı, istekleri, gerçeği… Biraz sallanınca insan, kapatır önünü köpük de tortu gibi. Dağılır, karışır, bulandırır özü. Köpüğünü alıp tortusunu süzüp kalan gerçeği koluna takıp korktuğun o yola çıkacaksın diyorsa içindeki ses. Dinleyeceksin…

Yanımdan geçerken düşeceğinden korktuğum kadın telefonda karşısındakine donuk ses tonuyla “Uykuda mı ölmüş? Ama nasıl, daha dün Fransa uçağında birlikteydik. Çok canlı ve mutluydu,” diye hızlı hızlı konuşuyor, arada kekeliyordu. Uyku ve ölüm ne kadar yakın kelimeler. Mutluluk ve ölüm uzak mı? Bakakalmıştım kadına. Mavi fuları boğazında iki kez sıkı sıkı düğümlenmişti. Gözümden bir damla yaş aktı. Kadın bana baktı ve utandı. Gözümdeki yaşın sebebinin kendi olduğunu sandı. Bir şeyler söylememi bekliyordu sanki. Söyleyemedim. “Ne kadar da mutluydu dün,” derken gözbebekleri ışıldamıştı kadının. Şimdiyse sonsuz bir hüzün ve damla damla yaş. Tanrı karşısında yetersizdi o an.

Ölene ağlanmaz bizim evde sıralıysa. “Yer değiştirirken yük olmasın gözyaşlarımız, ağlamayın,” der babam.

Kendi acılarım üzerinden kadının acısı kalbime oturdu. Ölmesem de gidersem ben de acı vereceğim arkamdakilere. Ensesini gördüm, uzaklaşıyordu. Acı biraz önce omzuna elini koyduğu bu kadından elini çekince bir başkasının omzunda duracaktı. Acı hepimizin omzuna koyuyor elini, belli aralıklarla. Kader denen bu sınavı da zorla sevmeye çalışmıyor muyuz bu deli dünyada?

Uyumuştu hepsi. Minik ve sessiz adımlarla odama girdim. Kapıyı kapadığım an sanki bugün çektiğim azap son bulmuştu. Pembe bavulu yatağın altından kim bilir kaçıncı kez çıkarıp yavaş yavaş doldurmaya başladım. İçimden bir ses “Annen çok ağlayacak, sonra ağlaya ağlaya ölecek, baban üzüntüden hiç konuşmayacak, susa susa ne kadar yaşayacak?” diye fısıldıyordu. Telefonu elime aldım, “Gelmeyeceğim Cihan,” diyecektim ve kapatacaktım. O da kapatacaktı. “Özgür’ün huyu bu,” der, bir hafta sonra yine baştan başlardı planlarına. Mutluluk hep ertelenen bir vaat değil miydi bana? Yine ertelerdim. O telefonu etmedikçe kafeste kuş gibi çırpınacaktım. Telefonu edince de sadece çırpınmam bitecek kafeste yaşamaya devam edecektim. Kendimi gerçekleştiremememin sancısını hep annemden çıkaracaktım. Babama kıyamayacaktım. Her kız gibi.

Yatağa uzanmadım, attım kendimi. Yastığın soğuğu kalbimin soğuğunu yendi. Kalıyor olmak özgürlüğümü satışa çıkarmaktı. En yüksek parayı da annemin hayali verdi yine yendi.

Rüyamda Cihan’ı gördüm. Uçaktan iniyorum, sarılıyoruz ve iki kez dönüyoruz çevremizde. Yere indirirken öpüyor beni. Gözlerini gözlerime yapıştırıp “Hoş geldin,” derken elimi tutup birlikte arabaya yürüyoruz. Kavuşmanın gözlerimizdeki ışıltısı dünyayı katlanılır kılıyor. Eve gidiyoruz, uyuyoruz sarılarak. Ertesi sabah yanımızda yabancı insanlar yatakta sallıyorlar Cihan’la beni. İçlerinden biri diyor ki “Uykularında mı ölmüşler yani? Ama neden?”

Ter içinde uyandım. Bilinçdışım sakız gibi. O gün ne yaşasam yapışıyor, rüyamda da yapıştığı yerden kendini kurtaran sakız film çekiyor. Bu da benim bu sakızla bir ömür imtihanım.

Masanın üzerine annem kahve bırakmış her sabahki gibi. Telefonu elime aldım. Cihan dokuz kez aramış. Sakız bizi bilinçdışımda öpüştürürken.

Masama oturdum. İlk cümlesini iki hafta önce yazmaya başladığım veda mektubunu çekmeceden çıkardım. Cümleyi iki kez yüksek sesle okudum ve buruşturup bunu da diğerleri gibi yerdeki mavi çöpe attım.

Berna Kiper
Berna Kiper
İzmir doğumlu, Marmara Üniversitesi İşletme Fakültesi mezunu. Yönetim Ve Organizasyon bölümünde yüksek lisansın yanı sıra 15 yıl eğitimcilik yaptı. “Bu Öykülerin Dili Var” isimli kolektif kitapta “Soğuk Pruva” adlı öyküsü yayınlandı. Onedio’da “Adalet Dediğimiz Olgu” ve “Korkmaktan Korkma” başlıklı iki makalesi yayımlandı. Evli, iki çocuk annesi.

POPÜLER YAZILAR