Pazartesi, Şubat 9, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Kemal

Mutfak masasında elimde kahveyle oturuyordum. Bulaşıklar tezgâhta yığılmış, biraz da kokmaya başlamıştı. Yediğim bir şey de yoktu aslında kaç gündür. Dışarıdan söylediğim tost, dibi telveden katılaşmış birkaç kahve fincanı, bardaklarda yarım kalmış bulanık sular ve dağınıklık… Çeşmenin altına bile koyacak gücü bulamamıştım kendimde. Beyaz kedim ayaklarımın altında dolaşıyordu nazlı hareketlerle. Masaya çıktı, hızlıca gözlerini gözlerime dikerek. Konuşabilse bir şeyler söyleyecekti sanki.

 “Minik ne oldu, neyin var, sende mi hastasın kuzum?” 

Beyaz tüylerini okşadım ama o kabardı kabardı, mutfak balkonunun penceresine doğru kafasını çevirdi. Baktığı yerde hiçbir şey göremedim.

“Minik ne olur beni rahat bırak, hiç keyfim yok bugün,” diyerek beyaz tüylerini ellerimin altından geçirip kahvemi yudumlamaya devam ettim. 

Sanırım üç gündür duş yapmamıştım. Tenimin ekşi kokusu burnuma geldi. Suların vücuduma temas edeceğini düşününce irkildim hafiften. Tezgâhın üstünde duran radyoyu açtım biraz ses olsun evde diye. Üstümde iki gündür giydiğim eşofmanın üzerine biraz kahve sıçrattım. Elimle silerek onu da geçiştirdim, her şeyi geçiştirdiğim gibi. Minik, gene sırtını kabarttı ve masadan atlayarak mutfak balkonunun kapısında dikildi. Bir şey bekliyor gibiydi.

Kalktım, olduğu yerden dışarıya baktım hafif bir merakla.

Bembeyaz ıslak gemici kıyafetiyle abim bana doğru yürüyordu. Ayakları çıplak, tuzlu suları damlaya damlaya mutfak kapısını tıklattı. Deniz yeşili gözleri yosunları andırıyor diye düşündüm. Kapıyı açtım, “Gel abi,” deyip içeri aldım. Sanki bir hafta önce deniz kazasında hayatını kaybeden o değilmiş gibi buyur ettim içeriye.

Ağıtlar yakılmıştı, Dualar okunmuştu arkasından. Feryat figan ağlayan annem, öldüğüne değil de kayıp olduğuna ağlıyordu. 

“Bir mezarı bile olmayacak Kemal’imin…Nerelerde bulacağım ben artık onu?” 

Komşuların boşa giden teselli sözcükleri, aslında şehit olduğuna dair avuntu dolu tahminleri, mutlaka cennete gideceğine dair dini kesinlikler… Onların görevlerini yapmış olmalarının rahatlıkları üstüme daha da karabasan gibi çökmüştü o törende.

Bir tek babamın derin sessizliği, öfkeli bakışları, gözyaşı bile dökemeyecek donuklukta gözleri bütün salonda dolaşıyordu sanki. Görmüyor, duymuyor, hissetmiyordu. Soğukkanlılıkla dimdik, birazdan taarruza geçecek asker gibi duruyordu.     

Abim elinde bembeyaz bir kâğıt ve kalın bir dolmakalemle karşı sandalyeye oturdu. Masaya kâğıdı ve kalemi koydu. 

“Yaz,” dedi oldukça sert bir sesle. Sigara paketini aldı masadan, bembeyaz dumanları yukarıya doğru yükseldi. 

Titreyen ellerimle kalemi aldım ve onun dediklerini süt beyazlığındaki kağıda yazmaya başladım.

25 Eylül

Çok bunalmıştım artık gemide. Daha karaya inmemize bir hafta vardı. Deniz yavaş yavaş kabarmaya başlamış, kaptanın talimatlarını normalden daha hızlı bir şekilde yerine getiriyorduk. Bir olağanüstülük sezmenin gerginliği vardı hepimizin üzerinde. Motor kısmındakiler dikkatlerini başka bir yere yöneltmemeye çalışıyorlardı. Dalgalar beyaz köpüklerini daha da sert vurmaya başladı geminin kıç tarafına. Çok sallanıyor, âdeta yerimizde duramıyorduk. Kaptanın telaşı daha çok dalgalarda değil de iki motorun bozulmuş olmasındaydı. Gemi randımanlı gidemiyor, dalgalar öfkeli bir şekilde bizleri vuruyordu. Artık dengemiz iyice bozulmuş ve gemi hızlı bir şekilde su almaya başlamıştı.

“Batıyoruz Tanrım sanırım,” diye düşündüm. Islak, perişan ve hiçbir şey yapamamanın çaresizliği ile. 

Adamların çığlık sesleri hâlâ kulaklarımda. Sonunda battık. Boğulduk ve kaybolduk.

Gözlerimden damlayan yaşlar beyaz kağıdı ıslatıyor ama yazdıklarım enteresan bir şekilde bozulmuyordu.

“Devam et,” dedi yine sert bir şekilde.

Bu benim ilk kayboluşum değildi aslında. Hatta kaybolmak için denizlere açılmıştım. Annemin itirazları ve gözyaşları bile beni engelleyememişti.

Ben zaten doğduğum günden beri bir kayıptım kardeşim. Babamın beni aşağılayan gözlerinde, adam olamazsın diyen sözlerinde, öfkeli duruşlarında, benimle sohbet bile edemeyecek kadar tahammülsüzlüğünde…

Ben zaten doğduğumdan beri kayıptım kardeşim… Annemin bile beni sarıp sarmalamasına izin vermeyen baskısında, ona rakip olmam korkusunda, sanki bir piçmişim gibi bir türlü beni benimseyememesinde, bir kere bile adımı zikretmeyip ulan diye seslenmesinde, her başarısızlığına sanki ben sebep olmuşum gibi dayaklarında…

Ben zaten doğduğumdan beri kayıptım kardeşim… Ondan gizli okuduğum solcu dergileri haberim bile olmadan odamı talan edip bulduktan sonra, “Ulan komünist mi oldun sen başımıza!” diye bağırıp onların hepsini kapının dışında yakmasında, birlikte dolaştığım arkadaşlarımla görüşmemi yasakladığında…

Beyaz sayfa dolmaya başlamıştı bile. Hem gözyaşlarımdan biraz ıslanmıştı hem de yazdıkça cümlelerin kâğıda âdeta kazınması, abimin yükselen öfkesi ile artıyordu sanki.

“Devam et,” dedi gene sert bir şekilde.

“Kayıp olmam yok olmam demekti ya ondan karada duramadım, bak toprak da kabul etmedi beni. Belki de annem de sadece bana acıdığı için merhamet kokan bir sevgi göstermişti. Gerçekten babamın dediği gibi, aşağılık herifin tekiydim ben.  

Deniz öyle miydi ya. Beni içine aldı, kucakladı, sakladı, sadece o beni kabul etti şu dünyada. Mavisiyle, yeşiliyle, beyaz köpükleriyle, kuşatmasıyla, gerçekten kayıp olmam için yaptıklarıyla… Gerçek bir kaybı onlara yaşattığım için biraz da seviniyordum galiba. Komşuların dediği gibi cennete gider miydim bilemem ama denizin dibinin mezarım olmasından daha iyisi olamazdı benim için.

Masadan ıslak ayakları ve bembeyaz giysisi ile kalkıp heybetli bir şekilde durdu karşımda. Rahatlamış gibi huzurlu bir yüzle ayaklarını sürüyerek, geldiği balkon kapısından gitti meçhule.

Bembeyaz bu sayfa masamda kaldı. Arkasından bakakaldım. Minik, yerdeki tuzlu ıslaklıkları yalamaya başladı. Yerde gözyaşımla deniz tuzu birbirine karışmıştı. Kalktım önce mutfağı toplayıp sonra duş alacaktım. Sular artık beni rahatsız etmeyecekti bence.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Şehnaz Orhan
Şehnaz Orhan
1971 Bursa doğumlu. Uludağ Üniversitesi İİBF İşletme mezunu. İşletme, Psikolojik Danışmanlık yüksek lisansı yaptıktan sonra ICF onaylı Koçluk eğitimi aldı. Halen Anadolu Üniversitesi öğrencisi. Patoloji Laboratuvarında yöneticilik yapıyor, dergilere ve kolektif kitaplara öyküler yazmaya devam ediyor.

POPÜLER YAZILAR