Cumartesi, Nisan 11, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Penelope

Penelope, Troya Savaşına giden kocası Odysses’un geri dönmesini yirmi yıl boyunca sabırla beklemiştir. Ithaka Kralı olan Odysseus savaşa gidince geride kalan Penelope, bir yandan ülkeyi yönetirken bir yandan da kendisine talip olan adayları savuşturmaya çalışarak yirmi yıl geçirir. 

Odysseus Troya Savaşı ve sonrasındaki maceraları, en zor durumlarda bile işin içinden çıkmasını sağlayan pratik zekâsı ve kurnazlığı ile ünlü olurken; eşi Penelope de yüzyıllardır eşini sabırla bekleyip kimseyi onun yerine koymamakta gösterdiği azim ile âdeta mitoloji dünyasının sadakat sembolüne dönüşmüştür. 

Odysseus, Troya Savaşının kaderini belirleyen Troya atı hilesini yapan kişidir ve böylece tarihin gördüğü en zeki ve kurnaz liderden biri olarak, insanlığın kültür mirasındaki yerini alır. O maceradan maceraya ile koşarken geride bıraktığı eşi Penelope, Ithaka’nın güzel ve yalnız kraliçesi olarak taliplerin akınına uğramıştır. Yıllar geçtikçe taliplere hayır diyemeyecek duruma gelen Penelope, pratik zekâ konusunda kocasından aşağı kalır yanı olmadığını göstererek, Odysseus’un babasına dikmekte olduğu kefeni bitirince taliplerden birini seçeceğini duyurur. Sonrasında da gündüzleri ördüğü kefeni büyük bir kurnazlıkla gece sökerek yıllar boyu, uzun zaman kazanır. Böylece talipleri bekletir ve sabırla eşinin yolunu gözlemeye devam eder. 

Hikâye bu hâliyle Penelope’yi batı kültür ve edebiyatında, eşi görülmemiş bir sadakat sembolü hâline getirir. Odysseus ismi nasıl pratik zekâ ve macera ile eş anlamlı hâle geldiyse Penelope de sadakat ile özdeşleşir.

Peki ya gerçekten de Penelope’ye gündüz ördüğü kumaşı gece söktüren güç, kocasına olan sadakatinden mi gelir? Penelope, yıllarca acı ve kederle kocasının yolunu gözleyen aciz bir kadın arketipi midir? Bunu cevabını bulmaya çalışırken, Penelope’nin sabırlı beleyişine karşılık Odysseus’un neler yaptığını merak edecek olursak karşımıza daha farklı bir motif çıkar. 

Odysseus için tek motivasyon savaşları ve bin bir türlü macerayı aşarak biricik eşine kavuşmak mıdır, yoksa hayatın kendisinden gelen ve karşı koyamadığı o macera ve fethetme arzusuna kendini bırakarak gününü yaşamak mıdır? Odysseus Troya Savaşı bittikten sonra eve dönerken Tanrıça Calipso’ya rastlar ve yedi yıl boyunca onun birlikte olur. Yedi yılın sonunda evine dönmek için Tanrıça’yı bıraksa da hayatın getirdiği fırsatlardan faydalanmaktan kaçınmaz. 

Hikâyenin sonunda, evine sağ salim döndükten sonra bile eşini bırakıp başka bir krallıkta karşılaştığı bir prenses ile birlikte olur. Hikâyeye diğer taraftan bakınca sadakatin karşılıklı olmadığı hissine kapılırız. Yirmi yıl boyunca kendini isteyen diğer erkeklere direnen, sadakatle kocasının yolunu gözleyen güzel kraliçe ile maceradan maceraya koşturan, ânı yaşamaya hevesli genç bir maceraperest. Yine de batı kültürü hikâyenin diğer tarafından bağımsız, Penelope’yi sadakat sembolü olarak baş tacı yapmıştır. Bu tavır da içimizde âdeta bir burukluk bırakır. Sadakatin taşıyıcısı olması gereken taraf hep kadın mı olmalıdır sorusu, istemesek de aklımızı kurcalamaya başlar. Kimse Odysseus’u kendini feda eden eşinin erdemli sadakatine karşı, aynı şekilde davranmadığı için eleştirmez. Bu davranıştan dolayı Odysseus’un Yunan Mitolojisindeki efsanevi yeri asla zedelenmez. Hikâyeye bu şekilde baktıkça da içimizdeki burukluk büyümeye devam eder.

Ama her hikâyenin farklı katmanları vardır. İçimizdeki burukluğu gidermek için bu hikâyenin yanı sıra, sadakat ve ilişki meselesine de daha dürüstçe bakma cesaretine sahip olmamız gerekiyor. 

Sadakat sembolü Penelope aslında kime sadıktır? Bu soruyu kendime çok sordum ve aklıma gelen cevaplar beni bir türlü tatmin etmedi. Hep eksik kalan bir parça var gibiydi. Eksik kalan tarafı görebilmek için, Penelope’nin beklerken pasifçe direnerek, bir kurban gibi kocasını bekleyen kadın olmadığını fark etmem gerekti. “Peki ya ben?” diye sordum! “Penelope olsaydım, peşimdeki yüzden fazla adaydan birini seçip hayatıma devam etmek yerine, yirmi yıl boyunca dönüp dönmeyeceği bile belli olmayan birini bekler miydim? Penelope bu gücü nerden aldı?” Böyle sorunca cevap benim için daha netleşti. 

Batı, bize bu kadını pasif bir sadakat sembolü olarak sunmuş olsa da Penelope’nin asıl yaptığı şey, yirmi yıl boyunca Ithaka’nın tek yöneticisi olmaktı. İktidar gücünü başka bir erkekle paylaşmak yerine, ülkesini büyük bir beceri ve güçle kendisi yönetti. Bir kralın kraliçesi değil, İthaka’ın yönetici kraliçesi olmayı tercih etti. Gelen adayların kendi öz benliği için değil, kraliçesi olduğu İthaka’nın tahtında hak talep etmek için peşinde olduğunu görecek kadar akıllıydı. Öyleyse burada onu harekete geçiren şey, romantik bir ayrılık hikâyesinden çok, ünvanını ve tahtını paylaşmak için peşinde olan fırsatçılar sürüsünden, ülkesini koruyup eski düzeni muhafaza etmek için gösterdiği azimdi. İlginçtir ki hikâyenin sonunda, kocası geri döndüğünde, Penelope onu tanımadı bile. Onun gerçekten Odysseus olduğunu anlamak için çeşitli zekâ oyunlarına başvurması gerekti. Çünkü bu romantik bir uzaklara giden kocayı bekleyiş değil, yönetimi ele alan kraliçenin ülkenin düzenini devam ettirme hikâyesiydi. Oysa ki romantizm sosuyla kadını hep edilgen hâle getiren batı kültürü için, onun sadakat sembolü olması yeterli olmuştu. Evde oturup kocasını bekleyen, peşindeki taliplerden korunmaya çalışan; zavallı, sadık kadın figürü, ülkeyi büyük azimle yöneten ve yönetimi paylaşmamak için eşsiz bir yöntemle talipleri bekleten, aslında sistemin devamını sağlayan, kuruyup kollayan yönetici figüründen daha kabul edilirdi. Aciz kadın, insiyatif alabilen kadından daha romantik ve batının kadını görmek istediği modele daha uygundu.

Sorumuz hâlâ biraz havada kalıyor; Penelope’nin sadakati kimedir? Yirmi yıl hiç şüphe etmeden sürdürdüğü bu sakın tavrın yakıtı nerden gelir? Cevap aslında çok da karmaşık sayılmaz. 

Penelope bu sakin ve zarif gücü kadınlığından, yani kendi öz doğasından alır. Doğadaki dişi ve eril dengesine ya da mücadelesine baktığımızda; dişi sistemi koruyan, yuvayı sıcak tutan, gerektiğinde bir krallığı ayakta tutan, devamlılığı sağlayan, düzenin devamı için korkusuzca insiyatif alan, iç düzeni oluşturan, besleyen, büyüten, ve gerektiğinde beceri ile hükmeden güçtür. Penelope beklemez, hükmeder. Penelope aciz bir aşk kurbanı değil, yöneten kraliçedir. Penelope çaresiz değil, akıllıca sorumluluk alandır. Penelope, temsil ettiği merkezi koruyan, içsel alanı besleyen dişi güç olarak Oysseus’un temsil ettiği dış dünyayı tanımaya çalışan, aktif olarak macera ve hareket peşinde olan, dışa dönük, gücü daha fiziksel deneyimleme arzusunda olan eril güç ile sürekli etkileşim hâlindedir. İçsel güç ve dışsal gücün dengesi bu mücadele aracılığı ile kurulur. Penelope, Odysseus maceradan maceraya koşsun diye oturup krallığı korumaz; bunu yapmak onun doğasına uygun olduğu için zorlanmadan yirmi yıl boyunca düzeni sağlar ve dışardan bakıldığında da bekleyen, zarif kraliçe maskesini bir zırh olarak kullanır. Kişi kendi doğasına uygun davrandığında en kırılgan görünen maskeler bile kurşun geçirmez zırhlara dönüşebilir.

Peki, günümüzün modern hikâyelerine bakacak olursak Penelope ve Odysseus’un hikâyesi nasıl bir anlam ifade eder? Byul-Chul Han insanı derinden sarsan eseri Eros’un Istırabı’nda, aşkın sonunun ilan edildiğini söyler. Günümüz insanının elindeki sınırsız görünen özgürlük, bitmez gibi görünen seçenekler arasında aşk ve sadakatin, neden olanaksız göründüğünü sorgular. 

Öteki ile olan ilişkimizde; modern zamanın, sosyal medyanın, zamanın ruhunu yansıtan kısa videolara benzeyen ilişkilerin izini sürerek, zamanımız ilişkilerini anlamaya çalışır. Yalnızca romantik ilişkilerde değil, hayatla ve kendimizle olan ilişkimizde bile sürekli olarak olumsuz deneyimlerden, acıdan, sıkıntı verecek hâllerden nasıl kaçtığımızı ve bu şekilde ne kadar sığ ve yavan bir varlığa dönüştüğümüzün eleştirisini yapar. 

Artık kimse mutsuz olmak, sıkılmak, dertlenmek istemiyor. Ama bunu sonucu olarak kimse mutlu değil. Çünkü yaşam denen o kusursuz denklem, kendisinden hiçbir şeyin dışlanmasına hoşgörü ile bakmaz. Canımızı sıkan ya da bizi eğlendirmeyen otuz saniyelik bir videoyu kaydırır gibi ilişkileri hızla kaydırıp yerine daha kolayını koyduğumuz bir dünyada, Penelope’nin hikâyesi bize ne anlatıyor olabilir? 

Sadakat denen şey, ötekine duyduğumuz aşktan değil de kendi doğamıza olan uyumdan kaynaklanır. İnsanın ötekinde keşfetmeye hazır olduğu ve bu yolla kendini de başka bir varlığa dönüştürecek olan olumsuzluğa katlanabilme gücü ve merakı, onun ne kadar insanı olduğunu da belirler. Acıdan kaçma çabaları gitgide kendi doğamızdan kaçış hâline geliyor. Dişi ve eril prensip, farklı doğaları ile bir arada bulunmak istedikleri sürece anlaşmazlık, sıkıntı, acı, mücadele olacak ama her iki güç için de daha ileriye, daha gelişkin varlıklara dönüşme yolu da buradan geçer. Tamamlanma ve bütünleşme; olumsuzluk, farklılık ve acının dışlanmaması ile mümkün olabilir. Penelope beklemez, kendi doğasını gerçekleştirir. Odysseus kaçmaz, yolculukla yüzleşir. Her ikisi de kendi doğasına, yaşama sadıktır. 

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Şevin Aksoy
Şevin Aksoy
İstanbul Üniversitesi İspanyol Dili ve Edebiyatı mezunu. Uzun yıllar İspanyolca ve Portekizce dillerinde turist rehberliği yaptı. Roman, felsefe, araştırma ve çocuk edebiyatı alanlarında çeviriler yapıyor, yazılı metinlerle farklı yaş gruplarına sesleniyor. Yayınlanan çevirilerinin yanı sıra doğa, mitler ve kadın hikâyeleri üzerine yazılar yazıyor. Annelik, kadınlık ve dönüşüm temaları yazılarında sıkça yer buluyor. Yazmakla hem kendine hem başkalarına biraz daha yaklaşabildiğine inanıyor.

POPÜLER YAZILAR