Yıllardır sahile kıyısı olan bir ilçede, açık havada gümüş takı satıyorum. Tezgâhımı kurarken şarkı söyler gibi neşeyle, keyifle çalışırım. Kırmızı kadife kutuları ortalara dizer, parlak fiyonklarla süsler, benzer objeleri yan yana yerleştiririm. Tezgâhımın bir bütün olarak göze gelmesini, bir sanat eseri gibi durmasını severim.
Tezgâhımdaki her figürün bir hikâyesi, her taşın insana iyi geldiğine inanılan bir yararı var. Sembollerin mitolojik kökenlerini, taşların taşıdığı anlamları anlatmayı seviyorum. İnsanların ihtiyaç duyduğu duyguların karşılık bulmasına yardımcı olmayı, para kazanmaktan daha çok önemsiyorum.
Sevgililer Günü yaklaşırken tezgâhım her zamankinden daha canlı olur. Bu hafta toptancılarda çok özel bir ürün keşfettim. Yusufçuk figürünün ortasına küçük, koyu mavi bir safir taş yerleştirilmişti. Safir, sözünü tutmayı ve sadakati simgeliyor. Küçük bir taş ama anlamı büyük. Yusufçuk figürü ise eşi öldükten sonra yas tuttuğuna, hatta kendisini öldürdüğüne inanılan bir sadakat sembolü. Bu Sevgililer Gününde tezgâhımın gözdesi bu olacaktı ama pahalı olduğu için yalnızca iki tane alabildim.
Özel günlerde tezgâhımı ziyaret eden Hamza Bey geldi. Ellili yaşlarının başında, yazları takım elbise, kışları deve tüyü rengi kabanlar giyen, saçlarını yeni ektirmiş ve düzenli olarak boyayan bir adam. Bugüne kadar hep yalnız gelmişti. Yılbaşında, bayram öncesinde, Anneler Gününde… Hep aynı şekilde. Tezgâhtaki en pahalı parçaları seçer, aceleci ama kendinden emin bir tavırla alışverişini yapar, giderdi.
Bu defa yalnız değildi. Yanında, dilinden yabancı uyruklu olduğunu anladığım genç ve güzel bir kadın vardı. Kadının gözleri yusufçuklu ve safirli kolyeye takıldı. Elini uzattı, kolyeyi aldı, hayranlıkla baktı. Hamza Bey kolyeyi onun elinden aldı ve bana uzattı. “Ablacığım, tartar mısınız? Ne kadar?” dedi.
Her zamanki gibi tarttım, fiyatını hesap makinesinden gösterdim. Hamza Bey cebinden çıkardığı bir tomar paradan en büyük banknotlardan birkaçını tezgâhın üzerine nazikçe bıraktı. Kolyeyi kadının boynuna takarken, çok özel bir sanat eserine yaklaşır gibi davrandı. Boynunu incitmekten çekinir gibi, zarafetle, dikkatle, özenle hareket etti.
Kadının boynuna gösterilen bu incelik karşısında genç kadın Hamza Bey’in yanağına bir öpücük kondurdu. Ardından aynayı eline alıp boynundaki kolyeye baktı. “Nasıl, bana yakıştı mı?” diye sordu. Hamza Bey gülümseyerek, “Güzele ne yakışmaz? Tabii ki yakıştı,” dedi.
Para üstünü beklemeden kadının koluna girip heyecanlı adımlarla tezgâhtan uzaklaştılar.
Gün boyunca tezgâhım oldukça hareketliydi. Yeni sevgililer, eşlerine uzun süredir hediye almayı ihmal eden kocalar, hatta hoşlandığı kıza küpe almaya gelen beş yaşında bir çocuk bile vardı.
Hava kararmaya yakın Hamza Bey yeniden tezgâhımın yan tarafında belirdi. Elinde yine aynı kolye vardı. Bana uzatıp, “Tartar mısınız? Kaç para?” dedi.
Ben, “Ama Hamza Bey, bu öğlen baktığınız kolye…” demeye çalıştığım anda göz göze geldik. Tam o anda Hamza Bey’in gözleri bir an kocaman açıldı. Ardından, neredeyse refleksle, gözlerinin ucuyla yan tarafı işaret etti.
Ben de onun bakışlarını takip ettim. İşte o zaman fark ettim. Yanında başka bir kadın vardı. Bu defa genç değildi. Hamza Bey’in yaşlarında, biraz daha yorgun görünen bir kadındı.
Kırdığım potu fark ederek toparlanmaya çalıştım. Özenli bir şekilde kızarıp bozarak, kekeler gibi, aceleci bir sesle, “Çok zevkli bir seçim… Demek bu hanımefendi için bakmıştınız,” dedim.
Benden istenmediği hâlde kolyenin hikâyesini, sadakatin simgesi olduğunu anlatmaya devam ettim. Kadının gözleri, bu hediyeyle onurlandırılmış olmaktan dolayı parladı. Adamın yüzü allak bullak oldu. Gözlerinden ateş püskürüyordu.
Hamza Bey kolyeyi kadının boynuna takmadı. Kadının avucuna uzattı. Takmasına yardım etmedi. Önce tombul, yüzüksüz parmaklarıyla parayı tezgâhın üzerine fırlattı. Sonra, eşi olduğunu düşündüğüm kadının kolundan sert bir hareketle tutup ters yöne çevirdi. Aceleci, sinirli adımlarla tezgâhtan uzaklaştılar.
O gün en sadık müşterimi kaybettim.



